|
BOMBALARIMIZA SPONSOR
ARIYORUZ
2
Perdelik Oyun
Yazan:
Münevver DÜVER
Gazeteci,Araştırmacı yazar ve
şair
Eylül-Ekim 2004
ANLATICI – Bir uzun
hikayedir Irak dilinde, Irakça Iraklının kıyamı. Ta
yedinci yüzyılda başlayan, İslamla tanıştığından beri
hep bir kıyamı yaşayan. Biz geçelim o yılları. Gelelim
yakın tarihine dünyanın: 1930’da alır Irak bağımsızlığı
eline.Ama devir şahların, kralların devridir ya; başta
bir kral: Kral Faysal. Bu bağımsızlık işi çok dokunur
ama “Medeni Batı’ya”, hemen başlar, hesaplar pazarlıklar
Irak üstüne. Fazla geçmez aradan, üzerinde güneş batmaz
ülke çocukları İngilizler saldırırlar Irak’a. “Bir
sömürge daha” sloganıyla… Üç yıl sürer Irak- İngiliz
savaşı. O da ne? Üzerinde güneş batmaz ülke çocukları
alır Iraklı’dan ağızlarının payını! Nasip alamaz
İngiltere, Irak’tan. Çoktur derler kafirin hilesi.
Silahla işi bitiremeyen İngiltere ve yoldaşları dener
silahsız yoldan Irak’ı almayı. Batı tarafından getirilir
başa bir aptal han. Bir dizi reformlar yapar derhal.
Ülkeye batı kültürünü getirir, çok uluslu şirketler
güdümünde. Ama Irak ayaklanır hemen. Dedik ya gözüm,
devir henüz şahlar,krallar devridir. General Hasan Sabah
getirilir başa. Arkasında mı? Kimler yokki? İngiltere,
Fransa, tüm düvel-i muazzama! Yıl bindokuzyüz altmışlı
yıllar.Bu kez gelir başa Saddam Hüseyin. İlk işi
saldırmak olur İran’a. 8 yıl sürer savaş ve çok pahalıya
öder Iraklı bu savaşın bedelini. Artık büyümüştür
Irak’ın alıcıları. İşe Rusya girmiştir. Amerika
girmiştir. Piyasa iyiden iyiye hareketlenmiştir. Sürekli
yardımlar gelir Rusya’dan Amerika’dan. Pazarlık
yardımlarla başlar çaktırılmadan. Pazarlık kızışmıştır
süper güçler arasında. Müslüman Irak bir şeyler
olacağını anlamıştır. Nihayet 2003’te son kez masaya
oturur iki alıcı. İki samimi düşman. Başlarlar pazarlığa
bir masada, Irak’tır pay edilecek olan.
-
TABLO
(Rusya – Amerika)
Amerika - (Eğilir) Sir!
Rusya - (Eğilir) Yoldaş!
Amerika - Buyurun.
Rusya - Rica ederim, siz buyurun.
Amerika - Kesinlikle… Önce siz buyurun.
Rusya - İmkanı yok olamaz! Siz buyurun.
Amerika - Valla darılırım buyurun.
Rusya - Olur mu canım, lütfen. (Biraz daha
sürer bu buyurunlar mimik ve jestlerle,
sonra otururlar.)
Amerika - (Esnaf adasında) Eee, ne var ne yok
bakalım sevgili dostum. Nasıl gidiyor
komünistlik falan?
Rusya - (Aynı edada) Valla ne olsun, bildiğin
gibi işte. Yuvarlanıp gidiyoruz. Sizin
kapitalistlikten ne haber?
Amerika - Eee, aynı. İç güveysinden hallıca.
Yapıyoruz bir şeyler. (Bakışırlar bir süre.
Karşılıklı sahte gülüşmeler.)
Rusya - Sevgili kardeşim Amerika!
Amerika - Buyurun sevgili kardeşim Rusya!
Rusya - Kızmayın ama, bazı çatlak zurna
sesleri geldi kulağıma.
Amerika - Neyyy!
Rusya - Ney değil yoldaş. Zurna zurna!
Amerika - Zurna mı?
Rusya - Evet, çatlak zurna sesi.
Amerika - Acaba, nere ağzı?
Rusya - Anlayamadım!
Amerika - Nere ağzı diyorum. Acaba Diyarbakır
ağzı falan mı?
Rusya - Neyyy!
Amerika - Zurna!
Rusya - Canım, onu bir deyim olarak kullandım
ben. Diplomatik bir deyim. Hani,
“…isteyene bir kamyon gönderirim…” ya da, “enkaz devir
aldık” gibi.
Amerika - Haaa, o başka.
Rusya - Başka diye çingeneye derler anam,
abzzıııttt…yürrüüü… (güler)
Amerika - Aaa, ayıp oluyor ama!
Rusya - Kime karşı.
Amerika - Bana karşı, sana karşı bakkallar karşı
karşı, bu çarşı kapalı çarşı… (güler)
Ama, bu nasıl?
Rusya - İyi… iyi… (Hafif bozulur) Neyse
gelelim asıl meseleye.
Amerika - Gelelim.
Rusya - İyi, hadi geldik in.
Amerika - Nereye geldik?
Rusya - Yıldıztabya son durak. Şoför abi diyor
ki, “-kus yolcuları”
Amerika - Yani çok rica edeceğim, beni burada
kişisel ezikliklerinizi tatminde bir vasıta
olarak kullanmaya kalkmayın lütfen. Varsa bir
derdiniz açık açık söyleyin, yoksa…
Rusya - Yoksa…
Amerika - Yoksa tak sepeti koluna, herkes kendi
yoluna.
Rusya - Pekala pekala!.. Diyeceğim o ki,
sevgili yoldaşım, dahi kardeşim, karındaşım,
candaşım, meslektaşım, Amerika;
son zamanlarda bütün parsayı toplamak
için güttüğünüz politika fena halde moralimi bozdu.
Yani, hep siz, hep siz… Hiç
düşünmüyorsunuz bu kardeşinizi. Bu kardeşinizin de bir
emperyalist onuru olduğunu
anlamıyorsunuz! Rezil oluyoruzovski yani. Bütün cümle
aleme.
Amerika - Ah, sevgili kardeşim! Bu sözlerinizde
üzdünüz beni!
Rusya - Valla, ister üzül, ister büzül.
Biliyorsun bu Irak meselesini. Eğer orasını da
sen alacak olursan, aşağılık
duygusuna kapılacağım iyice.
Amerika - Ah, sevgili kardeşim! Ah, sevgili
kardeşim, niçin böyle konuşuyorsun? Sizi
duyan da bizim bir şey aldığımızı sanacak.
Rusya - Yok yav.
Amerika - Eee, tabii.
Rusya - Yapma sahi mi?
Amerika - Eee, h ıhı hı.
Rusya - Hadi ya!
Amerika - Tabii tabii.
Rusya - (Köpürür birden) Ulan bütün
Ortadoğu’yu parselledin, şimdi de benim sevgili Asya’ma
el atmaya kalkıyorsun! Olmaz böyle şey. Yiyemezsin bu
pilici.
Amerika - Niye, piliçte de mi K-DE-VE var?
Rusya - Başlatma şimdi KA-DE-VE’nden. Olmaz
dedim, o kadar.
Amerika - Olmazsa yontarız sevgili kardeşim.
Olmazsa yontarız.
Rusya - Yontturmam arkadaş.
Amerika - Niye?
Rusya - Çünkü… eee… şey… (birden bulur çözümü)
Komünistlikte yontmak yasak.
Amerika - Hadi be! İyice suyunu çıkardınız siz de
komünistliğin.
Rusya - Sana ne! Ben, senin kapitalistliğine
karışıyor muyum?
Amerika - Aman, peki peki! Seninle de bir şey
konuşmaya gelmiyor. Biliyorsun, benim de
moralim bozuk zaten nicedir.
Rusya - Moralin mi bozuk? Haa, anladım (güler)
şu mesele değil mi?
Amerika - Tamam tamam, hemen açma orayı.
Rusya - Hadi hadi! Vietnam değil mi Vietnam!
Amerika - Elbette. Bağıra bağıra gitti elimizden
koca ülke be! Neyse, karıştırma şimdi
onu.
Rusya - İnanır mısın, ben de anlayamadım bir
türlü. Nasıl oldu bu iş? Yani sizin gibi istila
etmenin, sömürmenin, adamın kanını emmenin kitabını
yazmış bir devlet, nasıl kaptırdı koca ülkeyi! Hayır,
asla anlayamadım; koskoca CİA’nız bile resmen şapa
oturdu be!
Amerika - Bak. Gülme fena yaparım.
Rusya - Vietnam’ın sana yaptığı gibi mi?
(güler)
Amerika - Bak, gülme diyorum!
Rusya - Peki peki kızma! Hem de asıl
meselemize gelelim. Şimdi söyle bakalım. Orta
ASYA’yı bana bırakıyor musun,
bırakmıyor musun?
Amerika - Doğrusunu istersen kardeş, seni kırmak
istemem. Ne de olsa eski dostuz. Onca
yıllık emperyalistliğimiz var şunun şurasında.
Rusya - Bırak şimdi bağlamanın tellerini. Ne
istiyorsun söyle!
Amerika - Valla, diyeceğim o ki; bu iş öyle
bedavaya olmaz. Hem ne yazar, bizim ticaret kitabımızın
ilk sayfasında, “…boz eşeği boya sat babana… Renkli
televizyon diye…”
Rusya - Oha! Çüşş! Yok deve!
Amerika - Niçin? Deve piyasası pek iyi değil.
Biliyorsun ambalajlaması zor.
Rusya - Neyse neyse. Söyle ne istiyorsun?
Amerika - Yani demek istiyorum ki, sevgili
kardeşim.
Rusya - Evet?
Amerika - Yani Orta Asya karşılığında şöyle
kıyısından köşesinden de olsa Irak’ı rica edeceğim,
zat-ı devletlerinden.
Rusya - (birden sinirlenir) Bu resmen puştluk
be!
Amerika - Ahh, üzüyorsun beni ama. Yani, siz
bağıra bağıra Orta Asya’yı isterken puşt-
luk olmuyor da, ben kıyısından
köşesinden Irak’ı rica edince mi puştluk olu-
yor? Ahlak anlayışınıza hayranım
doğrusu.
Rusya - Kabul etmezsem ne olur?
Amerika - İki oyun bir mars olur. Bu nasıl söz
kardeşim? Küçük bir değiş tokuş bu. Bir
nevi alışveriş yani.
Rusya - Ama, bak, nükleer başlıklı füzeleri
sınırlamam.
Amerika - Boşveeer, millet o masalı yemiyor artık
zaten.
Rusya - Olimpiyatları da boykot ederim.
Amerika - Etmezsen hatırım kalır!
Rusya - Çin’e coca cola girişini de
yasaklarım.
Amerika - O dediğin ekmek ağacı, ayda yetişir.
Rusya - Ama…
Amerika - Hadi hadi.
Rusya - Peki öyle olsun. Bu kıyağımı da
unutma. Orta Asya bana Irak da sana. Boru değil bu. Ama
kıyısından köşesinden.
Amerika - Kıyısından köşesinden sevgili kardeşim.
Kıyısından köşesinden. (kalkar el sıkışırlar)
Rusya - Neyse anlaştık!
Amerika - Sizinle emperyalistlik yapmak bir zevk
dostum.
Rusya - Evet evet şiveps.
Anlatıcı - Ve 2003 Martında, kar çiselerken
dünyaya, Amerikan orduları ayak bastı
Irak’a, barış adına. Her şey güllük gülistanlık
olacaktı onlara göre; yağdan kıl çekercesine. Irak
kucağa düşecekti hemence. Hazırdı Amerikalılar’ın yeni
Saddam’ı bile… Ama, bir gece,
Amerikalılar’ın hiç ummadığı bir gece,
dünya yedinci uykusundayken
sessizce, Irak halkı bir selam gönderdi çöllere. Bu selam
bir direniş destanının ilk sözleriydi… Iraklı kazması
küreği ile ufaktan, zilini çalmaya başladı Pentagon’un.
Fırtına öncesindeki sessizlikte derin bilinciyle bir
şeyler olacağını anlamanın…
-
TABLO
(Kurtarıcıların kurdeşeni)
Rumsfeld - (Washinton’daki merkezde masasında
evrakları okumaktadır. Bu evraklar, Irak cephesinden
gelmiş olan en son durum vaziyeti raporlarıdır.Bu nasıl
iş? Çok ottan bir durum. (evrakları karıştırır) Bu
raporlara bakılırsa, pabuç pahalı Irak’ta. Eee, iyi ama
hani böyle bir şey olmayacaktı. Hani güle oynaya kucağa
düşecekti Irak? Çok ottan bir durum… (tekrar evrakları
karıştırır) Franks! Albay Franks! Ulan Franks!..
Franks - (Sağdan koşarak girer, elinde bir
tabure vardır. Taburenin üzerinde “Resmi Hizmete
Mahsustur” ibaresi okunmaktadır. Selam verir) Buyurun
General!
Rumsfeld - Nedir bu raporlar?
Franks - Irak cephesinden gelen en son durum
raporları efendim.
Rumsfeld - (Sinirli bir şekilde masasından kalkar)
Yok yav! Nereden bildin!
Franks - (Böbürlenir) Eee, işim bu General.
Rumsfeld - Başlatma sersem! Bu raporlarda ne
yazdığını biliyor musun?
Franks - Şöyle böyle efendim.
Rumsfeld - Şöyle böyleymiş… Serseri! Bu raporlarda
Irak halkının ellerindeki tüm silahları ile birlikte
çöllere çıktığını yazıyor.
Franks - Çıksınlar efendim, ne var bunda?
Rumsfeld - Ne mi var bunda?
Franks - Tabii General! Ne var bunda? Belki
adamların canı dağ havası almak istedi.
Rumsfeld - Öyle cumbur cemaat!
Franks - Hıı.
Rumsfeld - Öyle silahlarla falan!
Franks - Tabii.
Rumsfeld - Dağ havası almak için Temmuz ayında!
Franks - Evet.
Rumsfeld - Çöllere!
Franks - Generalim, malumunuz “Uludağ” biraz
uzak kalıyor onlara.
Rumsfeld - (saldırır) Ulan seni yerim. Aptal!
Adamlar şakır şakır savaşmaya başladılar bile… Çöl
havasıymış! Çabuk boğmadan seni, bana Powel ile bir
görüşme temin et! İş sarpa sarmadan yeni birlikler
gönderelim Irak’a.
Franks - (Kapıya yürür, tam çıkacakken) Canım
General, bana sorarsanız biraz büyütüyorsunuz meseleyi.
Rumsfeld - Defol serseri. (Franks çıkar) Aahh yine
tansiyonum çıktı! Bu aptal adam öldürecek beni.
Büyütüyormuşum! (seyircilere) Derken aradan günler
geçti,iş iyice yeşillendi! (koşar masaya oturur) Şu
evraklara bak! (Raporları karıştırır) O..o..o..lamaz!
Şuraya bak!.. Hareket dairesi değil, kanalizasyon
çukuru.(Raporları bırakır, kapı tarafından seslenir)
Franks! Franks! Ulan Franks!..
Franks - (Gayet rahat içeri girer) Buyurun
General beni mi çağırdınız?
Rumsfeld - Yok babanı!
Franks - (anlamamış) Babamı mı? Ama General.
Babam geçen Temmuz ayında geçirdiği ani bir kalp krizi
nedeniyle mevta olmuştu ya!
Rumsfeld - Keees. Saçmalama aptal! Ne işim var
ulan senin babanla?
Franks - Ahh, bunu kim bilebilir General? Sizin
kimlerle ne iş çevirdiğinizi kim bilebilir?
Rumsfeld - Yeter yeter! Feodal Albay yeter!..
Anlaşıldı! Baban maban yok… Baba mab yok.
Franks - Evet doğru söylediniz, babam yok!
Çünkü geçen Temmuz ayında geçirdiği ani bir kalp krizi
neti…
Rumsfeld - (koşup ağzını tutar) Aptal! Yeter
saçmaladığın! Ah işte yine tansiyonum fırladı!
(sallanarak gidip masaya oturur) Delirteceksiniz beni!
Irak yetmiyor gibi,birde sizinle mi uğraşacağım?
Franks - Irak mı dediniz yüce General?
Rumsfeld - (alaycı) Yok Suriye!
Franks - Ama henüz Suriye’ye el atmadık ki!
Rumsfeld - (tekrar ayağa fırlar) Yeter ulan yeter!
Albay bozuntusu salak Franks! Ahh!Yine tansiyonum! Gel
buraya gel! Yaklaş Franks! (yaklaşır) Otur! (çekinir
Oturr! (oturamaz) Oturr! (oturur) maa! (kalkar) Sen
kimsin ki, bir Generalin karşısında oturabiliyorsun?
Franks - Ama, General siz dediniz ki?
Rumsfeld - Ben seni denedim salak!.. Ulan, sen
nasıl oturabilirsin benim karşımda ha (madalyalarını
gösterir) Bak bak! Bak iyi bak! Biz bu madalyaları
Mahmutpaşa’dan mı aldık ulan?
Franks - Valla sizinkileri bilmem ama
Generalim, ben bu nişan ve madalyalarımı (gururla
kasılarak söyler) laf aramızda Çarşamba Pazarı’ndan
ucuza kaptım.
Rumsfeld - (sert kalkar) Yeter aptal yeter!
(eğilerek seyircileri işaret eder, fısıldar gibi)
Duyacaklar ulan! (tekrar yüksek sesle) Ben, bu gördüğün
madalya ve nişanlarımı anlı şanlı Amerikan ordusuna
hizmette kazandım. Ve sen kalkmış tüm bunları gözardı
ederek karşımda edepsizce laubali hareketler
yapabiliyorsun! Bu ne cüret! Bu ne cür’et! Bu ne cür? Bu
ne et?
Franks - Ama General, biz hepimiz eşit değil
miyiz?
Rumsfeld - (Verecek cevap bulamaz eliyle birtakım
hareketler yapar) Eee…Üüüü…İii…(birden) Hastir ulan!
(oturur) Neyse, Frank Efendi! Bu kadar tilki divanı
yeter; gelelim asıl meseleye… Şimdi söyle bakalım, ben
kimim?
Franks - Yooo Generalim, kusura bakmayın ama,
bu sorunuza cevap vermeyeceğim.
Rumsfeld - Ne demek cevap veremeyeceğim?
Franks - Veremeyeceğim, çünkü; yine cevabımda
bir eksik, bir yanlışlık bulacak ve beni mutlaka
haşlayacaksınız. Zaten, haşlana haşlana dağıldım artık.
Büromun kapısındaki Albay yazısının altına bir de
“Haşlanma Görevlisi” ibaresini yerleştirmeyi düşünüyorum
ve…
Rumsfeld - Tamam aptal tamam! Ben söyleyeyim kim
olduğumu… (ayağa kalkar, derin bir nefes alır, göğsünü
şişirir ve yüksek sesle) Ben Rumseld! Anlı şanlı
Amerikan ordusunun anlı şanlı Generali ve anlı şanlı
Irak Halk Kurtarma harekatının anlı şanlı yönetim
sorumlusu (nefes verir sandalye çöker ve küçümseyici bir
tarzda) Ya sen?
Franks - (o da aynen kasılıp) Ben de!
Rumsfeld - (keser) Tamam! Kasılma hemen. Ben
söyleyim, sen de dinle Franks! Bizim salak Franks! Güya
benim yardımcım. Şapşal, beyinsiz, mankafa,
azgelişmiş (eliyle işaret yapar)
manyak!.. Franks! Fırdan Franks. Soyadı
kanunundan önce, size Fırzadeler denirdi… Sen de beyin
yok! Sen de beyincik var. O da sadece dengede durmanı
sağlıyor.. Haa, bir de Albaylığın var sanırım!
Franks - (Generalin her hareketinde biraz daha
çöker, ağlamaklı) Teveccühünüz efendim!
Rumsfeld - Estağfurullah. Neyse neyse, artık
meseleye gelelim. Şimdi Albay Franks! (masadaki
evrakları gösterir) Bu evrakları okudunuz mu?
Franks - Aman efendim ne haddime?
Rumsfeld - Ne demek ulan ne haddime! Sen okumazsan
bunları kim okuyacak? Bakkal
Rüstem mi? Sen, Irak harekatının
yönetim biriminde görevli değil misin?
Franks - Evet görevliyim, fakat bunlar size
yazılmış raporlardır efendim. Siz okumadan, ben nasıl
okuyabilirim?
Rumsfeld - Yaa, demek bunlar, bana yazılmış
raporlar diye okumadın öyle mi?
Franks - (gururla) Evet efendim!
Rumsfeld - (birden fırlayarak boğazına sarılır)
Peki ulan, neden öyleyse geçen ay dansöz
Linda’dan gelen mektubumu okudun?
Franks - (kurtularak nefes nefese) Ama efendim,
ben o mektubu balerin Stephani’nin bana yazdığını
sanmıştım.
Rumsfeld - Yeter! (iki tokat atar) sa-lak…
(oturur) Of!.. Of!.. Bak Albay efendi, bunlar,
bu gördüğün evraklar, Irak’ın
çeşitli cephelerinden gelen en son durum
vaziyetleri raporları.
Franks - Evet efendim.
Rumsfeld - Evet efendim, sepet efendim! Başka ne
bilirsiniz ki; evet efendim, sepet
efendim… (bağırır) Peki ya bunlar
nedir ha! (kağıtları elinde sallar) Bu ne
biçim harekat ulan! Üç beş
çapulçuya karşı nedir bu rezil durumunuz? Bir şey
değil, Rusya’ya rezil oluyoruz!
Kocaman Amerikamızda cepheye gönderecek
asker kalmadı be! İşte durum
meydanda! (kağıtları parça parça fırlatır, Franks
hareketsiz) Nedir bunlar söyle!
Bu nasıl taktik? Bu nasıl savaş? Sanki
karşınızdaki bir kişi yüz kişi
olmuş, bin kişi olmuş.
Franks - Bakın işte bu doğru efendim.
Rumsfeld - Nasıl doğru olur aptal! Herkes eşittir,
herkes birbirine eşit.
Franks - Bakın işte bu da doğru. Mesela, bir
Amerikan vatandaşı olmamız hasebiyle
ben de size eşit sayılırım değil
mi?
Rumsfeld - Ulan hemen karıştırma işin orasını. Ama
yani…ee..evet.. yani öyle gibi.
(birden) Haa, bak mesela, devlet
başkanımız Bush ile eşit değil miyim ben?
Eşitim elbet. Eşitiz tabii. Yani
Bush’un benden hiçbir üstünlüğü olamaz.
Dolayısıyla eşitiz. (telefon
çalar) iki iki dört. (telefonu kaldırır) Alooo…
(birden ayağa fırlar, hazırola
geçer, titremeye başlar) Evet efendim!... Sepet
efendim.. raporlar mı, geldi
efendim… okudum efendim…maalesef
efendim… biz de anlayamadık
efendim…nasıl efendim?.. böyle giderse
soluğu Alaska’da mı alırım
efendim.. ama ama efen.. (tokat yemiş gibi kalır,
bir an telefona bakar, sonra
kapatarak çökmüş bir şekilde oturur Birden
Franks’a bakar) Çık dışarı.. Çık
dışarııııı. (Franks kaçar gibi kapıya koşar) Bir
dakika dinle beni serseri! Sana
son bir şans. Ya yeniden iyi bir harekat taktiği
hazırlarsın ya da… doğru
Alaska’ya balığa.
Franks - Fakat efendim, biliyorsunuz bütün
savaş taktiklerini denedik. Hiç biri
tutmadı. Adamlar çekirge gibi;
değil öldürmek, ele geçirmek bile mümkün
olmuyor. (sıçrar) Hoop bir oraya
sıçrıyorlar, (tekrar sıçrar) hoop bi buraya…
Rumsfeld - (kızgın ve alaycı sıçrar) Hoop bir
oraya sıçrıyorlarmış (sıçrar) hoop bi
buraya… Ulan peki bizimkiler niye
sıçramıyor? Onlar da çekirge taktiği
gütsünler.
Franks - Maalesef General, kazın ayağı öyle
değil.
Rumsfeld - Ya nasıl?
Franks - Perdeli.
Rumsfeld - (yanına gidip iki tokat atarken
konuşur) Benimle dalga geçme ulan Albay
bozuntusu! Benimle dalga geçme!
Yoksa fena yaparım! Çok fena yaparım!
Aklına getiremeyeceğin kadar fena
yaparım. (birden böğürür gibi çok hızla)
Ulan seni Irak cephesine
gönderirim ha!
Franks - (koşup ayaklarına kapanır) Aman, aman
Generalim. Özür dilerim. Affedin,
bağışlayın. Beni kesin, doğrayın,
deşin, parçalayın, haşlayın, kızartın, lime
lime edin, ama Irak’a gödermeyin!
Rumsfeld - (uzaklaşarak) Tamam tamam. Sırnaşma
hemen mırnav kedi. Sırnaşma!
Lafıma kulak ver! Sana son bir
şans. Nasıl bir taktik bulacaksan bul, öyle
karşıma gel. Artık, atom mu
atarız, hidrojen mi bilmiyorum. Düşün ve bul!
Eğer bulamazsan Bush beni
Alaska’ya gönderecek. Ehh, artık ben Alaska’ya
gidecek olursam herhalde, sen de
yedi düvele Sultan Süleyman olacak
değilsin ya!.. İşte ona göre,
ayağını denk al!
Franks - (yerden kalkar) Baş üstüne efendim,
baş üstüne! Mutlaka bir plan ve taktik
bulacağım. Bundan kuşkunuz
olmasın.
Rumsfeld - Umarım öyle olur Franks! Yoksa bı iş
pahalıya patlayacak bize. Neyse artık
gidebilirsin.
Franks - (selam vererek) Baş üstüne efendim!
(çıkmak üzereyken)
Rumsfeld - Haa! Bir dakika Franks! Az kalsın
unutuyordum. (sinsice) Yüce
Pentagonumuz son zamanlardaki
yüksek başarılarından ötürü seni taltif
etmeyi uygun gördü.
Franks - (sevinçle zıplamaya başlar) Madalya mı
vereceksiniz, madalya mı
vereceksiniz?
Rumsfeld - Hayır Franks, madalya alacağım. (Franks’ın
madalyalarından bir kaçını alıp
kendine iğneler) İşte böyle!
(güler)
Franks - Ama, ama onlar benim. Benim
madalyalarım. Benim madalyalarım. Benim
benim! (ağlamaya başlar, ayağını
yere vurur) Yaa, bana ne, bana ne!
Madalyalarımı isterim işte!
Ühhüüü ühhüüüü!
Rumsfeld - Mızıklanma Franks, mızıklanma. Onlar
artık benim oldu.
Franks - (aynen devam eder) Yaa, ama onlar
benim, benim işte. Benim!
Rumsfeld - Yeter! Kes! Çık dışarı! Yoksa bütün
madalyalarını alırım ha!
Franks - (hızla kapıya gider, birden döner)
Görürsün işte, ben de sana inat gidip
Çarşamba Pazarı’ndan yeni yeni
almazsam senin gibi olayım!
Rumsfel - (ağzı açık kalmış) Aaaaa!
Anlatıcı - İyi ama, nasıl insanlardı bu
Iraklılar. Nasıl dayanıyorlardı? Açlığa, susuzluğa,
sıcağa, çöllere. Bombalar
yağarken uçaklardan üzerlerine, neydi söyledikleri
dünyaya.
-
TABLO
(İnsanlar)
Gulbeddin – İnayetullah – Ömer Faruk
(Gulbeddin, silahını parlatıyor. İnayetullah dalmış
uzaklara bakıyor.)
Gulbeddin
- Hayrola İnayetullah, daldın gittin öyle.
İnayetullah
- Hıı?
Gulbeddin
- Daldın gittin diyorum, yarenlik.
İnayetullah
- Değildir Gulbeddin. Bizim çocukları
düşünmüşem. Acep varmışlar
mıdır ki,
Türkiye’ye?
Gulbeddin
- Bak şimdi düşüncelendiğin şeye. İbadurrahman’ı
kılavuzlamışız ya
onlara.
İnayetullah
- He ama…
Gulbeddin
- Aması nedir daha? Bilmez gibi konuşursun! İbadurrahman
ne eder
eder eriştirir
kadınları, çocukları sağ salim Türkiye’ye. Bu çöllerin
kurdudur o. Nerede
ne geçit var, hangi yol nereye çıkar bilir.
İnayetullah
- Yine de…
Gulbeddin -
Yine de bu kafirin ne yapacağı belli olmaz diyeceksin
değil mi? Bu doğru
elbet. Ama rahman olana emanet
etmişiz canımızı bilirsin.
İnayetullah
- İnsan yine de düşünmeden edemiyor.
Gulbeddin -
Haydi İnayetullah, haydi… Bilirsin yolumuz uzun. Emir
Abdurrahman’ın
kafilesine yetişmemiz lazım,
yeterince dinlenmişiz herhalde. Beklerler bizi.
İnayetullah
- Beklerler ya, Ömer Faruk gelmemiş henüz… Bir şey
gelmesin başına.
Gulbeddin -
Bir silah sesi duymamışız… Yolu gözleyip gelecekti, emin
mi diye.
İnayetullah
- Öyle ya, epey olmuş gideli.
Gulbeddin -
Dalmıştır bir yerde belki. Bilirsin Ömer Faruk’u.
Kafasına eser bir çiçek
görür, başlar namaz kılmaya,
Kur’an okumaya…
İnayetullah
- (ayak sesleri duyar) Dur hele bir ses var! (silahını
doğrultur) Hele kimsen?
(Ömer Faruk girer)
Ömer Faruk -
Esselamün aleyküm! (normal hallerine dönerler)
Gulbeddin -
Ve aleyküm selam! Neredesin be Ömer Faruk? Bilmez misin
geç kalırız
kafileye.
Ömer Faruk - Ne
o, merak mı ettiniz? Geldim işte ya!
İnayetullah
- İyi ki geldin yani. Hepsi hepsi bir yola bakıp
gelecektin!
Ömer Faruk -
Biraz arandım.
Gulbeddin -
Hasbünallah, ne aradın yahu?
Ömer Faruk -
Amerikan kafirini aradım. Epeydir kurşun göndermemişim
onlara.
Paslanmışımdır diye düşündüm.
İnayetullah
- Sen iyiden iyi şakaya vuruyorsun işi ya Ömer!
Ömer Faruk -
Bir de ciddiye mi alsam kafiri! Bir de korksam mı ondan!
Benim için, bizim
için kaybedecek neyimiz var
ki? Eğer, cansa korkumuz, ucunda şehitlik olan
ölümden mi korkarem? Yoksa ne?
Gulbeddin -
Öyledir ya, yine de dikkat edeceğiz herhal. Ölmek değil
ki isteğimiz Ömer…
İnayetullah
- Öyle ya, isteğimiz kafiri kovmak toprağımızdan…
Ömer Faruk -
Elbette yarenler… Bakmayın bana…
Gulbeddin -
Haydi hele ayaklanın bakalım, yolumuz uzun!
(hazırlanırlar, uçak sesleri,
tüfek sesleri gelir)
İnayetullah
- Yatın!.. Amerikalılar!... (siperlerine yatarlar)
Gulbeddin -
Ey Allahım, bizde mavzer, onlarda uçak! Ey Allahım!
Affeyle, kalkıp
indiremediğimiz için aşağı… (yakında
patlama)
İnayetullah
- Hele bir inin aşağıya, çıkın meydana, sonra…
Ömer Faruk -
Rastgele bombalıyorlar, hedefleri yok.
Gulbeddin -
Nereden anladın?
Ömer Faruk -
Görmez misin hepsi ayrı yönlere saldırıyorlar, rastgele!
(sesler azalır ve
kaybolur)
İnayetullah
- Aha gittiler!
Gulbeddin -
Tamam, haydi gidiyoruz bizde. (hiçbir şey olmamış
gibidirler)
İnayetullah
- (birden durur) Aklıma ne geldi biliyor musunuz?
Gulbeddin -
Hayrola İnayetullah?
İnayetullah
- (dalmış) Bir zamanlar, Bağdat’ta devlet dairesinde
çalışırken, mücahitler tam
bizim dairenin önünde bir
resmi arabayı kundaklamış, dehşetli bir patlama
olmuştu. Korkudan içeride
bulunan herkes bir deliğe saklanmıştık. Onu
hatırladım da! (güler)
Ömer Faruk - O
zamanlar.
İnayetullah
- O zamanlar daha hidayet nasip olmamıştı bana. Namazı
filan kılıyorduk ya, o
kadar işte!...
Gulbeddin -
Şimdiyse kulağının dibinde uçuşuyor bombalar ama,
korkmuyorsun…
İnayetullah
- Bunu diyecektim ben de! Allah, korkuyu alıp götürdü
kalbimizden. Yerine
imanı koydu.
Ömer Faruk -
Böyle birbirimizi övmeyi sürdürürsek, işimiz var
demektir. Haydin hele
deminden beri bana kızardınız,
neredesin diye? Şimdi tutmuş anılarınızı
anlatırsınız birbirinize.
Gulbeddin -
Bak hele şuna! Buldun mu açığımızı yüklenirsin hemen!
Ömer Faruk - Ne
o, bir diyeceğin mi var yoksa (silahını doğrultur)
Gulbeddin -
Bir diyeceğim var ya! (o da silahını doğrultur)
Ömer Faruk - De
öyleyse!
Gulbeddin -
Yazık olur sana delikanlı!
Ömer Faruk -
Orası belli olmaz ihtiyar!
Gulbeddin -
De davran öyleyse (silahını atıp saldırır Ömer’e)
Ömer Faruk - Ya
Allah! ( o da aynen silahını atıp saldırır, güreşirler)
İnayetullah
- İyi… iyi yani… işimiz gücümüz bitti, bir güreşiniz
eksikti. İyice delendiniz
ha! (gülüşerek ayrılırlar)
Gulbeddin -
Haklısın ya, tutamıyorum kendimi bu çocuğun karşısında.
Ömer Faruk -
(göğsünü döver) İdman yapıyoruz idman! Amerikalılara
karşı.
İnayetullah
- Zamanıydı yani! Emir Abdurrahman nerede kaldınız diye
sorunca da, idman
yapıyoruz idman mı diyeceksin!
Ömer Faruk -
Haydi, sıkma canını. Bellediğim yeni, yakın bir yol var,
oradan gideriz.
İnayetullah
- Senin yakın yoluna kaldık mı, tamam işimiz ha! Keseden
kestirmeden derken,
iyice geç bırakırsın bizi!
Ömer Faruk -
İyi ya, sen bilirsin öyleyse! Hani, ben söyleyim de!
Gulbeddin -
Vallahi, şuydu buydu derken akşam edeceğiz burada!
Düşelim yola artık…
(hazır hale gelirken) Düş
bakalım önümüze Ömer!
Ömer Faruk -
Bak sonra laf kabul etmem!
İnayetullah
- E Ömer Faruk! E Ömer Faruk! Sen iyice kaçırmaya
başladın. (bir şeyler
mırıldanmaya başlar, çıkar
arkasından Gulbeddin.) Hey Yarabbim! Hey
Yarabbim! Ölüme giderken bile
gülüyor bu çocuk! Hey Yarabbim! (çıkar)
Anlatıcı - İşte
tanıdık onları, tanımak denirse buna. Çünkü onları
tanımak, onlarla
birlikte olmaktır aslında.
Evet, cephede durum böyleyken, acaba dünya neler
hissediyordu Irak hakkında.
Batılıların görüşleri malum, geçelim! Biz
gelelim, “halkı Müslim”
devletlere. Ne dersiniz, örneğin, meyve bahçesinden
petrol fışkıran “Ess Saudi
Amerika”ya bir uzanalım. Erinçlik mi, mal mı,
şöhret mi! Bir avuç elitiler
insanın entarileri altın suyuna batırılmış
Yalelistan’a hoş geldiniz
baylar, bayanlar!
Yalelli yalelli ah habibi
habibi, otoban yollar kisk-ü rayihalar, yapılar,
dilberler, ahular, kolalar…
Rolls Royce’leri, Amerikan dostlarının
haremlerini eğlence-i
şeriflerini, sürmeli gözleri, çok yaşasın emirleri,
petrolleri bol olsun, hangi
evsaf petrol şarabı içersiniz, Çin İpeği, Türk ipeği
ne giyersiniz? Çok yaşa pepsi.
I love you Bush!
-
TABLO
(Arabesk-ül Muazzama)
Mansur - (oynayarak girer) Ah habibi!
Ah habibi habibi! Yallah yallah! Aşağı
canipten… yukarı
canipten… Y’Allah Y’Allah!..
Şeyh Vahid - (girer) Ooo, maşallah Mansur,
maşallah! Pür maşallah!.. Entel keyfe
hoşe.. Velakin
sebebül hikmeti ne?
Mansur - Ahh, bağışlayın Seyyidi
Şeyh Vahid! Velakin tutamamışım nefsi
emaremi bir an.
Şeyh Vahid - Onu anladık Mansur, sebebül
hikmetini sorduk.
Mansur - Arz edeyim ya Seyyidi, arz
edeyim. Bildiğiniz gibi mutat meşgalem
olan günlük havadis
ceridatını şahane,i devletlü katınıza arz etmek
için itidal üzre
acizane gelirken…
Şeyh Vahid - Hülasa anlat Mansur,
teferruat bila ihtiyaç..
Mansur - Naam Seyyidi naam. Ne
diyordum ha, ene ceride,i havadisatla
gelirken, bir anda
sol gözüm müthiş bir havadis-i muazzama tavafık
etti.
Şeyh Vahid - Sağ gözün? O tatilde mi
Mansur?
Mansur - Laa Seyyidi laa. Ol sağ
gözüm ol dem ceride-i havadisin idman
sahifesini mütalaa
eylemekteydi.
Şeyh Vahid - Şok güzel ya Mansur, şok
güzel! İşte ene, enteyi bunun için kendine
yardımcı aldı. Aynı
anda iki işi birden ifa eyleyebilmen beni
ziyadesiyle memnun
eyledi. Evet ayva.
Mansur - Ne ayvası Seyyidi?
Şeyh Vahid - Ayva ayvası!
Mansur - Şimdi ayvanın burada işi
ne?
Şeyh Vahid - Ah Mansur ah Mansur ah!
Delirtme beni. Yani evet manasında.
Mansur - Haa! O ayva.
Şeyh Vahid - Ayva, o ayva.
Mansur - Ayva ayva.
Şeyh Vahid - Başlatma ayvandan heyvan! Şol
dem tez zikreyle ol havadis-i
muazzamayı.
Mansur - Hemen Şeyh Vahid! Ol
havadis-i muazzama, Ess Saudi Amerkanya
ceridesindeydi. Aynen
şöyle beyan ediliyordu: Her sene diyar-ı
küffarda tertip
olunan kainat güzellik yarışması bu sene de belde-i
gaflet olan Fransa’da
ifa eylenmiştir. El neticede Belçika cibilliyetine
mensup müsabakacı
zenne bila ittifak ile birinci seçilmiştir. Ol
zındıkanın ölçüleri
60 90 60 olup, gayetten mütenasiptir.
Şeyh Vahid - (kendinden geçmiş) 60 90 60
ha! Ah ahh! (uyanır) Eee, bu mu
havadis-i muazzama?
Mansur - Havadis bu. Lakin
muazzamalığı bundan sonra başlıyor.
Şeyh Vahid - Tez zikreyle!
Mansur - Ol zındıka müsabakadan
sonra ceride muhaberatcılarına verdiği
beyanatül fasıkada
memnuniyet içinde olduğunu ve iptida olarak Ess
Saudi Amerikanya’yı
ziyaret etmek istediğini beyan ve dahi ikrar
etmiştir.
Şeyh Vahid - Ne dedin Mansur!
Mansur - Naam Seyyidi. Ayva Seyyidi.
Ol zındıka verdiği beyanatül fasıkada
iptida olarak
memleketimizi ziyaret edeceğini beyan ve dahi ikrar
eylemüştür.
Şeyh Vahid - 60 90 60 ha! Zındıkaya bak!
Zındıkanın ölçülerine bak! Mansur şol
dem beni eyi dinle.
Ol zındıka memleketimize duhul ettiği andan
itibaren hane-i
fakiranemde misafir eylenmesi için elinden ne gelirse
yapacaksın. İşte sana
banka cüzdanım. (çıkarır verir) Git derhal 5
milyon yetmez, 10
milyon riyal çek. Yetmezse yine çek! Kafana göre
takıl, yeter ki işi
bağla. Zındıkayı kimseye kaptırma! Göreyim seni
Mansur!
Ebu Fays - (girer) Merhaba cümleten!
Yahu bu ne heyecan-ı muazzama!
Şeyh Vahid - Aaa, Şeyh Fays! Bonjutati
aheste… Hoşdüştün!
Ebu Fays - Hoşdüştüm ama, sebebül
heyecanınıza bir mana tevcih eyleyemedim.
Şeyh Vahid - Aman canım Ebu Fays; ne olsun
işte, yevmlik meşgale.
Ebu Fays - (gazeteyi çıkarır) Yoksa şu
ceridedeki havadis-i muazzama mı sebebül
heyecanınız. (oturmak
üzereyken fırlar)
Şeyh Vahid - Aman canım, aman canım! Ve
minel garaib! Ve minel garaib ki ve
minel garaib yani. Bu
kuruntu-ül vesveseniz bi sebeb geldi eneye.
Yani hangi nevi
havadisten dem vurulduğunu halen idrak
eyleyemedim.
Ebu Fays - Canım işte o havadis-i
kebir! Suudda cümle şeyh-ül ekabir,
tekellemetül ol
haber.
Şeyh Vahid - Yani kusuruma atfı nazar
eylemeyin ama, bu şeyh-ül ekabirin yaptığı
da ot yemenin
arapçası oluyor. Ne var bu kadar alaka gösterecek bu
havadiste.
Ebu Fays - Öyle demeyin Şeyh Vahid,
öyle demeyin! (eliyle anlatarak) Ufak
tefek bişey değil bu,
mutantan, mutantan!
Şeyh Vahid - Eeeh, öhhhh… yok canım
büyütüyorsunuz, adi vaka.
Ebu Fays - Aaa, olur mu canım? Cihan
nazarında şeref-ül suud meselesi ile karşı
karşıyayız. Zannımca
meselenin üzerinde hassasiyetle gidip (eliyle
anlatarak) araştırıp
yoklamalıyız.
Şeyh Vahid - Eee, oha çüşünüz bir nebze!
Böyle cümle ekabir-ül suud düşerse |