BOMBALARIMIZA SPONSOR

ARIYORUZ

 2 Perdelik Oyun

 Yazan:

Münevver DÜVER

Gazeteci,Araştırmacı yazar ve şair

Eylül-Ekim 2004

            

ANLATICI – Bir uzun hikayedir Irak dilinde, Irakça Iraklının kıyamı. Ta yedinci yüzyılda başlayan, İslamla tanıştığından beri hep bir kıyamı yaşayan. Biz geçelim o yılları. Gelelim yakın tarihine dünyanın: 1930’da alır Irak bağımsızlığı eline.Ama devir şahların, kralların devridir ya; başta bir kral: Kral Faysal. Bu bağımsızlık işi çok dokunur ama “Medeni Batı’ya”, hemen başlar, hesaplar pazarlıklar Irak üstüne. Fazla geçmez aradan, üzerinde güneş batmaz ülke çocukları İngilizler saldırırlar Irak’a. “Bir sömürge daha” sloganıyla… Üç yıl sürer Irak- İngiliz savaşı. O da ne? Üzerinde güneş batmaz ülke çocukları alır Iraklı’dan ağızlarının payını! Nasip alamaz İngiltere, Irak’tan. Çoktur derler kafirin hilesi. Silahla işi bitiremeyen İngiltere ve yoldaşları dener silahsız yoldan Irak’ı almayı. Batı tarafından getirilir başa bir aptal han. Bir dizi reformlar yapar derhal. Ülkeye batı kültürünü getirir, çok uluslu şirketler güdümünde. Ama Irak ayaklanır hemen. Dedik ya gözüm, devir henüz şahlar,krallar devridir. General Hasan Sabah getirilir başa. Arkasında mı? Kimler yokki? İngiltere, Fransa, tüm düvel-i muazzama! Yıl bindokuzyüz altmışlı yıllar.Bu kez gelir başa Saddam Hüseyin. İlk işi saldırmak olur İran’a. 8 yıl sürer savaş ve çok pahalıya öder Iraklı bu savaşın bedelini. Artık büyümüştür Irak’ın alıcıları. İşe Rusya girmiştir. Amerika girmiştir. Piyasa iyiden iyiye hareketlenmiştir. Sürekli yardımlar gelir Rusya’dan Amerika’dan. Pazarlık yardımlarla başlar çaktırılmadan. Pazarlık kızışmıştır süper güçler arasında. Müslüman Irak  bir şeyler olacağını anlamıştır. Nihayet 2003’te son kez masaya oturur iki alıcı. İki samimi düşman. Başlarlar pazarlığa bir masada, Irak’tır pay edilecek olan.

 

  1. TABLO

(Rusya – Amerika)

Amerika     - (Eğilir) Sir!

Rusya        - (Eğilir) Yoldaş!

Amerika     - Buyurun.

Rusya        - Rica ederim, siz buyurun.

Amerika     - Kesinlikle… Önce siz buyurun.

Rusya        - İmkanı yok olamaz! Siz buyurun.

Amerika     - Valla darılırım buyurun.

Rusya        - Olur mu canım, lütfen. (Biraz daha sürer bu buyurunlar mimik ve jestlerle,                     sonra otururlar.)

Amerika     - (Esnaf adasında) Eee, ne var ne yok bakalım sevgili dostum. Nasıl gidiyor                    komünistlik falan?

Rusya        - (Aynı edada) Valla ne olsun, bildiğin gibi işte. Yuvarlanıp gidiyoruz. Sizin                      kapitalistlikten ne haber?

Amerika     - Eee, aynı. İç güveysinden hallıca. Yapıyoruz bir şeyler. (Bakışırlar bir süre.                   Karşılıklı sahte gülüşmeler.)

Rusya        - Sevgili kardeşim Amerika!

Amerika     - Buyurun sevgili kardeşim Rusya!

Rusya        - Kızmayın ama, bazı çatlak zurna sesleri geldi kulağıma.

Amerika     - Neyyy!

Rusya        - Ney değil yoldaş. Zurna zurna!

Amerika     - Zurna mı?

Rusya        - Evet, çatlak zurna sesi.

Amerika     - Acaba, nere ağzı?

Rusya        - Anlayamadım!

Amerika     - Nere ağzı diyorum. Acaba Diyarbakır ağzı falan mı?

Rusya        - Neyyy!

Amerika     - Zurna!

Rusya        - Canım, onu bir deyim olarak kullandım ben. Diplomatik bir deyim. Hani,                      “…isteyene bir kamyon gönderirim…” ya da, “enkaz devir aldık” gibi.

Amerika     - Haaa, o başka.

Rusya        - Başka diye çingeneye derler anam, abzzıııttt…yürrüüü… (güler)

Amerika     - Aaa, ayıp oluyor ama!

Rusya        - Kime karşı.

Amerika     - Bana karşı, sana karşı bakkallar karşı karşı, bu çarşı kapalı çarşı… (güler)                   Ama, bu nasıl?

Rusya        - İyi… iyi… (Hafif bozulur) Neyse gelelim asıl meseleye.

Amerika     - Gelelim.

Rusya        - İyi, hadi geldik in.

Amerika     - Nereye geldik?

Rusya        - Yıldıztabya son durak. Şoför abi diyor ki, “-kus yolcuları”

Amerika     - Yani çok rica edeceğim, beni burada kişisel ezikliklerinizi tatminde bir vasıta                 olarak kullanmaya kalkmayın lütfen. Varsa bir derdiniz açık açık söyleyin,                     yoksa…

Rusya        - Yoksa…

Amerika     - Yoksa tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna.

Rusya        - Pekala pekala!.. Diyeceğim o ki, sevgili yoldaşım, dahi kardeşim, karındaşım,                         candaşım, meslektaşım, Amerika; son zamanlarda bütün parsayı toplamak                   için güttüğünüz politika fena halde moralimi bozdu. Yani, hep siz, hep siz…                    Hiç düşünmüyorsunuz bu kardeşinizi. Bu kardeşinizin de bir emperyalist                     onuru olduğunu anlamıyorsunuz! Rezil oluyoruzovski yani. Bütün cümle                        aleme.

Amerika     - Ah, sevgili kardeşim! Bu sözlerinizde üzdünüz beni!

Rusya        - Valla, ister üzül, ister büzül. Biliyorsun bu Irak meselesini. Eğer orasını da                    sen alacak olursan, aşağılık duygusuna kapılacağım iyice.

Amerika     - Ah, sevgili kardeşim! Ah, sevgili kardeşim, niçin böyle konuşuyorsun? Sizi                  duyan da bizim bir şey aldığımızı sanacak.

Rusya        - Yok yav.

Amerika     - Eee, tabii.

Rusya        - Yapma sahi mi?

Amerika     - Eee, h ıhı hı.

Rusya        - Hadi ya!

Amerika     - Tabii tabii.

Rusya        - (Köpürür birden) Ulan bütün Ortadoğu’yu parselledin, şimdi de benim sevgili Asya’ma el atmaya kalkıyorsun! Olmaz böyle şey. Yiyemezsin bu pilici.

Amerika     - Niye, piliçte de mi K-DE-VE var?

Rusya        - Başlatma şimdi KA-DE-VE’nden. Olmaz dedim, o kadar.

Amerika     - Olmazsa yontarız sevgili kardeşim. Olmazsa yontarız.

Rusya        - Yontturmam arkadaş.

Amerika     - Niye?

Rusya        - Çünkü… eee… şey… (birden bulur çözümü) Komünistlikte yontmak yasak.

Amerika     - Hadi be! İyice suyunu çıkardınız siz de komünistliğin.

Rusya        - Sana ne! Ben, senin kapitalistliğine karışıyor muyum?

Amerika     - Aman, peki peki! Seninle de bir şey konuşmaya gelmiyor. Biliyorsun, benim                de moralim bozuk zaten nicedir.

Rusya        - Moralin mi bozuk? Haa, anladım (güler) şu mesele değil mi?

Amerika     - Tamam tamam, hemen açma orayı.

Rusya        - Hadi hadi! Vietnam değil mi Vietnam!

Amerika     - Elbette. Bağıra bağıra gitti elimizden koca ülke be! Neyse, karıştırma şimdi                 onu.

Rusya        - İnanır mısın, ben de anlayamadım bir türlü. Nasıl oldu bu iş? Yani sizin gibi  istila etmenin, sömürmenin, adamın kanını emmenin kitabını yazmış bir devlet, nasıl kaptırdı koca ülkeyi! Hayır, asla anlayamadım; koskoca CİA’nız bile resmen şapa oturdu be!

Amerika     - Bak. Gülme fena yaparım.

Rusya        - Vietnam’ın sana yaptığı gibi mi? (güler)

Amerika     - Bak, gülme diyorum!

Rusya        - Peki peki kızma! Hem de asıl meselemize gelelim. Şimdi söyle bakalım. Orta                          ASYA’yı bana bırakıyor musun, bırakmıyor musun?

Amerika     - Doğrusunu istersen kardeş, seni kırmak istemem. Ne de olsa eski dostuz.                   Onca yıllık emperyalistliğimiz var şunun şurasında.

Rusya        - Bırak şimdi bağlamanın tellerini. Ne istiyorsun söyle!

Amerika     - Valla, diyeceğim o ki; bu iş öyle bedavaya olmaz. Hem ne yazar, bizim ticaret kitabımızın ilk sayfasında, “…boz eşeği boya sat babana… Renkli televizyon diye…”

Rusya        - Oha! Çüşş! Yok deve!

Amerika     - Niçin? Deve piyasası pek iyi değil. Biliyorsun ambalajlaması zor.

Rusya        - Neyse neyse. Söyle ne istiyorsun?

Amerika     - Yani demek istiyorum ki, sevgili kardeşim.

Rusya        - Evet?

Amerika     - Yani Orta Asya karşılığında şöyle kıyısından köşesinden de olsa Irak’ı rica edeceğim, zat-ı devletlerinden.

Rusya        - (birden sinirlenir) Bu resmen puştluk be!

Amerika     - Ahh, üzüyorsun beni ama. Yani, siz bağıra bağıra  Orta Asya’yı isterken puşt-

                     luk olmuyor da, ben kıyısından köşesinden Irak’ı rica edince mi puştluk olu-

                     yor? Ahlak anlayışınıza hayranım doğrusu.

Rusya        - Kabul etmezsem ne olur?

Amerika     - İki oyun bir mars olur. Bu nasıl söz kardeşim? Küçük bir değiş tokuş bu. Bir                           nevi alışveriş yani.

Rusya        - Ama, bak, nükleer başlıklı füzeleri sınırlamam.

Amerika     - Boşveeer, millet o masalı yemiyor artık zaten.

Rusya        - Olimpiyatları da boykot ederim.

Amerika     - Etmezsen hatırım kalır!

Rusya        - Çin’e coca cola girişini de yasaklarım.

Amerika     - O dediğin ekmek ağacı, ayda yetişir.

Rusya        - Ama…

Amerika     - Hadi hadi.

Rusya        - Peki öyle olsun. Bu kıyağımı da unutma. Orta Asya bana Irak da sana. Boru değil bu. Ama kıyısından köşesinden.

Amerika     - Kıyısından köşesinden sevgili kardeşim. Kıyısından köşesinden. (kalkar el sıkışırlar)

Rusya        - Neyse anlaştık!

Amerika     - Sizinle emperyalistlik yapmak bir zevk dostum.

Rusya        - Evet evet şiveps.

  

Anlatıcı      - Ve 2003 Martında, kar çiselerken dünyaya, Amerikan orduları ayak bastı                   Irak’a, barış adına. Her şey güllük gülistanlık olacaktı onlara göre; yağdan kıl çekercesine. Irak kucağa düşecekti hemence. Hazırdı Amerikalılar’ın yeni                           Saddam’ı bile… Ama, bir gece, Amerikalılar’ın hiç ummadığı bir gece, dünya                         yedinci uykusundayken sessizce, Irak halkı bir selam gönderdi çöllere. Bu selam bir direniş destanının ilk sözleriydi… Iraklı kazması küreği ile ufaktan, zilini çalmaya başladı Pentagon’un. Fırtına öncesindeki sessizlikte derin bilinciyle bir şeyler olacağını anlamanın…

 

  1. TABLO

(Kurtarıcıların kurdeşeni)

  

Rumsfeld    - (Washinton’daki merkezde masasında evrakları okumaktadır. Bu evraklar,   Irak cephesinden gelmiş olan en son durum vaziyeti raporlarıdır.Bu nasıl iş? Çok ottan bir durum. (evrakları karıştırır) Bu raporlara bakılırsa, pabuç pahalı Irak’ta. Eee, iyi ama hani böyle bir şey olmayacaktı. Hani güle oynaya kucağa düşecekti Irak? Çok ottan bir durum… (tekrar evrakları karıştırır) Franks! Albay Franks! Ulan Franks!..

Franks       - (Sağdan koşarak girer, elinde bir tabure vardır. Taburenin üzerinde “Resmi  Hizmete Mahsustur” ibaresi okunmaktadır. Selam verir) Buyurun General!

Rumsfeld    - Nedir bu raporlar?

Franks       - Irak cephesinden gelen en son durum raporları efendim.

Rumsfeld    - (Sinirli bir şekilde masasından kalkar) Yok yav! Nereden bildin!

Franks       - (Böbürlenir) Eee, işim bu General.

Rumsfeld    - Başlatma sersem! Bu raporlarda ne yazdığını biliyor musun?

Franks       - Şöyle böyle efendim.

Rumsfeld    - Şöyle böyleymiş… Serseri! Bu raporlarda Irak halkının ellerindeki tüm silahları ile birlikte çöllere çıktığını yazıyor.

Franks       - Çıksınlar efendim, ne var bunda?

Rumsfeld    - Ne mi var bunda?

Franks       - Tabii General! Ne var bunda? Belki adamların canı dağ havası almak istedi.

Rumsfeld    - Öyle cumbur cemaat!

Franks       - Hıı.

Rumsfeld    - Öyle silahlarla falan!

Franks       - Tabii.

Rumsfeld    - Dağ havası almak için Temmuz ayında!

Franks       - Evet.

Rumsfeld    - Çöllere!

Franks       - Generalim, malumunuz “Uludağ” biraz uzak kalıyor onlara.

Rumsfeld    - (saldırır) Ulan seni yerim. Aptal! Adamlar şakır şakır savaşmaya başladılar bile… Çöl havasıymış! Çabuk boğmadan seni, bana Powel ile bir görüşme temin et! İş sarpa sarmadan yeni birlikler gönderelim Irak’a.

Franks       - (Kapıya yürür, tam çıkacakken) Canım General, bana sorarsanız biraz büyütüyorsunuz meseleyi.

Rumsfeld    - Defol serseri. (Franks çıkar) Aahh yine tansiyonum çıktı! Bu aptal adam öldürecek beni. Büyütüyormuşum! (seyircilere) Derken aradan günler geçti,iş iyice yeşillendi! (koşar masaya oturur) Şu evraklara bak! (Raporları karıştırır) O..o..o..lamaz! Şuraya bak!.. Hareket dairesi değil, kanalizasyon çukuru.(Raporları bırakır, kapı tarafından seslenir) Franks! Franks! Ulan Franks!..

Franks       - (Gayet rahat içeri girer) Buyurun General beni mi çağırdınız?

Rumsfeld    - Yok babanı!

Franks       - (anlamamış) Babamı mı? Ama General. Babam geçen Temmuz ayında geçirdiği ani bir kalp krizi nedeniyle mevta olmuştu ya!

Rumsfeld    - Keees. Saçmalama aptal! Ne işim var ulan senin babanla?

Franks       - Ahh, bunu kim bilebilir General? Sizin kimlerle ne iş çevirdiğinizi kim bilebilir?

Rumsfeld    - Yeter yeter! Feodal Albay yeter!.. Anlaşıldı! Baban maban yok… Baba mab yok.

Franks       - Evet doğru söylediniz, babam yok! Çünkü geçen Temmuz ayında geçirdiği ani bir kalp krizi neti…

Rumsfeld    - (koşup ağzını tutar) Aptal! Yeter saçmaladığın! Ah işte yine tansiyonum fırladı! (sallanarak gidip masaya oturur) Delirteceksiniz beni! Irak yetmiyor gibi,birde sizinle mi uğraşacağım?

Franks       - Irak mı dediniz yüce General?

Rumsfeld    - (alaycı) Yok Suriye!

Franks       - Ama henüz Suriye’ye el atmadık ki!

Rumsfeld    - (tekrar ayağa fırlar) Yeter ulan yeter! Albay bozuntusu salak Franks! Ahh!Yine tansiyonum! Gel buraya gel! Yaklaş Franks! (yaklaşır) Otur! (çekinir Oturr! (oturamaz) Oturr! (oturur) maa! (kalkar) Sen kimsin ki, bir Generalin karşısında oturabiliyorsun?

Franks       - Ama, General siz dediniz ki?

Rumsfeld    - Ben seni denedim salak!.. Ulan, sen nasıl oturabilirsin benim karşımda ha (madalyalarını gösterir) Bak bak! Bak iyi bak! Biz bu madalyaları  Mahmutpaşa’dan mı aldık ulan?             

Franks       - Valla sizinkileri bilmem ama Generalim, ben bu nişan ve madalyalarımı (gururla kasılarak söyler) laf aramızda Çarşamba Pazarı’ndan ucuza kaptım.

Rumsfeld    - (sert kalkar) Yeter aptal yeter! (eğilerek seyircileri işaret eder, fısıldar gibi)  Duyacaklar ulan! (tekrar yüksek sesle) Ben, bu gördüğün madalya ve nişanlarımı anlı şanlı Amerikan ordusuna hizmette kazandım. Ve sen kalkmış tüm  bunları gözardı ederek karşımda edepsizce laubali hareketler yapabiliyorsun! Bu ne cüret! Bu ne cür’et! Bu ne cür? Bu ne et?

Franks       - Ama General, biz hepimiz eşit değil miyiz?

Rumsfeld    - (Verecek cevap bulamaz eliyle birtakım hareketler yapar) Eee…Üüüü…İii…(birden) Hastir ulan! (oturur) Neyse, Frank Efendi! Bu kadar tilki divanı yeter; gelelim asıl meseleye… Şimdi söyle bakalım, ben kimim?

Franks       - Yooo Generalim, kusura bakmayın ama, bu sorunuza cevap vermeyeceğim.

Rumsfeld    - Ne demek cevap veremeyeceğim?

Franks       - Veremeyeceğim, çünkü; yine cevabımda bir eksik, bir yanlışlık bulacak ve beni mutlaka haşlayacaksınız. Zaten, haşlana haşlana dağıldım artık. Büromun kapısındaki Albay yazısının altına bir de “Haşlanma Görevlisi” ibaresini yerleştirmeyi düşünüyorum ve…

Rumsfeld    - Tamam aptal tamam! Ben söyleyeyim kim olduğumu… (ayağa kalkar, derin bir nefes alır, göğsünü şişirir ve yüksek sesle) Ben Rumseld! Anlı şanlı Amerikan ordusunun anlı şanlı Generali ve anlı şanlı Irak Halk Kurtarma harekatının anlı şanlı yönetim sorumlusu (nefes verir sandalye çöker ve küçümseyici bir tarzda) Ya sen?

Franks       - (o da aynen kasılıp) Ben de!

Rumsfeld    - (keser) Tamam! Kasılma hemen. Ben söyleyim, sen de dinle Franks! Bizim  salak Franks! Güya benim yardımcım. Şapşal, beyinsiz, mankafa, azgelişmiş                   (eliyle işaret yapar) manyak!.. Franks! Fırdan Franks. Soyadı kanunundan  önce, size Fırzadeler denirdi… Sen de beyin yok! Sen de beyincik var. O da  sadece dengede durmanı sağlıyor.. Haa, bir de Albaylığın var sanırım!

Franks       - (Generalin her hareketinde biraz daha çöker, ağlamaklı)  Teveccühünüz efendim!

Rumsfeld    - Estağfurullah. Neyse neyse, artık meseleye gelelim. Şimdi Albay Franks! (masadaki evrakları gösterir) Bu evrakları okudunuz mu?

Franks       - Aman efendim ne haddime?

Rumsfeld    - Ne demek ulan ne haddime! Sen okumazsan bunları kim okuyacak? Bakkal         

                    Rüstem mi? Sen, Irak harekatının yönetim biriminde görevli değil misin?

Franks       - Evet görevliyim, fakat bunlar size yazılmış raporlardır efendim. Siz  okumadan, ben nasıl okuyabilirim?

Rumsfeld    - Yaa, demek bunlar, bana yazılmış raporlar diye okumadın öyle mi?

Franks       - (gururla) Evet efendim!

Rumsfeld    - (birden fırlayarak boğazına sarılır) Peki ulan, neden öyleyse geçen ay dansöz  

                    Linda’dan gelen mektubumu okudun?

Franks       - (kurtularak nefes nefese) Ama efendim, ben o mektubu balerin Stephani’nin bana yazdığını sanmıştım.

Rumsfeld    - Yeter! (iki tokat atar) sa-lak… (oturur) Of!.. Of!.. Bak Albay efendi, bunlar,

                    bu gördüğün evraklar, Irak’ın çeşitli cephelerinden gelen en son durum

                    vaziyetleri raporları.

Franks       - Evet efendim.

Rumsfeld    - Evet efendim, sepet efendim! Başka ne bilirsiniz ki; evet efendim, sepet

                    efendim… (bağırır) Peki ya bunlar nedir ha! (kağıtları elinde sallar) Bu ne

                    biçim harekat ulan! Üç beş çapulçuya karşı nedir bu rezil durumunuz? Bir şey

                    değil, Rusya’ya rezil oluyoruz! Kocaman Amerikamızda cepheye gönderecek 

                    asker kalmadı be! İşte durum meydanda! (kağıtları parça parça fırlatır, Franks

                    hareketsiz) Nedir bunlar söyle! Bu nasıl taktik? Bu nasıl savaş? Sanki

                    karşınızdaki bir kişi yüz kişi olmuş, bin kişi olmuş.

Franks       - Bakın işte bu doğru efendim.

Rumsfeld    - Nasıl doğru olur aptal! Herkes eşittir, herkes birbirine eşit.

Franks       - Bakın işte bu da doğru. Mesela, bir Amerikan vatandaşı olmamız hasebiyle

                    ben de size eşit sayılırım değil mi?

Rumsfeld    - Ulan hemen karıştırma işin orasını. Ama yani…ee..evet.. yani öyle gibi.       

                    (birden) Haa, bak mesela, devlet başkanımız Bush ile eşit değil miyim ben?  

                    Eşitim elbet. Eşitiz tabii. Yani Bush’un benden hiçbir  üstünlüğü olamaz.

                    Dolayısıyla eşitiz. (telefon çalar) iki iki dört. (telefonu kaldırır) Alooo…

                    (birden ayağa fırlar, hazırola geçer, titremeye başlar) Evet efendim!... Sepet

                    efendim.. raporlar mı, geldi efendim… okudum efendim…maalesef

                    efendim… biz de anlayamadık efendim…nasıl efendim?.. böyle giderse

                    soluğu Alaska’da mı alırım efendim.. ama ama efen.. (tokat yemiş gibi kalır,

                    bir an telefona bakar, sonra kapatarak çökmüş bir şekilde oturur Birden

                    Franks’a bakar) Çık dışarı.. Çık dışarııııı. (Franks kaçar gibi kapıya koşar) Bir

                    dakika dinle beni serseri! Sana son bir şans. Ya yeniden iyi bir harekat taktiği

                    hazırlarsın ya da… doğru Alaska’ya balığa.

Franks       - Fakat efendim, biliyorsunuz bütün savaş taktiklerini denedik. Hiç biri

                    tutmadı. Adamlar çekirge gibi; değil öldürmek, ele geçirmek bile mümkün

                    olmuyor. (sıçrar) Hoop bir oraya sıçrıyorlar, (tekrar sıçrar) hoop bi buraya…

Rumsfeld    - (kızgın ve alaycı sıçrar) Hoop bir oraya sıçrıyorlarmış (sıçrar) hoop bi

                    buraya… Ulan peki bizimkiler niye sıçramıyor? Onlar da çekirge taktiği

                    gütsünler.

Franks       - Maalesef General, kazın ayağı öyle değil.

Rumsfeld    - Ya nasıl?

Franks       - Perdeli.

Rumsfeld    - (yanına gidip iki tokat atarken konuşur) Benimle dalga geçme ulan Albay

                    bozuntusu! Benimle dalga geçme! Yoksa fena yaparım! Çok fena yaparım!

                   Aklına getiremeyeceğin kadar fena yaparım. (birden böğürür gibi çok hızla)

                   Ulan seni Irak cephesine gönderirim ha!

Franks       - (koşup ayaklarına kapanır) Aman, aman Generalim. Özür dilerim. Affedin,

                    bağışlayın. Beni kesin, doğrayın, deşin, parçalayın, haşlayın, kızartın, lime

                    lime edin, ama Irak’a gödermeyin!

Rumsfeld    - (uzaklaşarak) Tamam tamam. Sırnaşma hemen mırnav kedi. Sırnaşma!

                    Lafıma kulak ver! Sana son bir şans. Nasıl bir taktik bulacaksan bul, öyle

                    karşıma gel. Artık, atom mu atarız, hidrojen mi bilmiyorum. Düşün ve bul!

                    Eğer bulamazsan Bush beni Alaska’ya gönderecek. Ehh, artık ben Alaska’ya

                    gidecek olursam herhalde, sen de yedi düvele Sultan Süleyman olacak

                    değilsin ya!.. İşte ona göre, ayağını denk al!

Franks       - (yerden kalkar) Baş üstüne efendim, baş üstüne! Mutlaka bir plan ve taktik

                    bulacağım. Bundan kuşkunuz olmasın.

Rumsfeld    - Umarım öyle olur Franks! Yoksa bı iş pahalıya patlayacak bize. Neyse artık

                    gidebilirsin.

Franks       - (selam vererek) Baş üstüne efendim! (çıkmak üzereyken)

Rumsfeld    - Haa! Bir dakika Franks! Az kalsın unutuyordum. (sinsice) Yüce

                    Pentagonumuz son zamanlardaki yüksek başarılarından ötürü seni taltif

                    etmeyi uygun gördü.

Franks       - (sevinçle zıplamaya başlar) Madalya mı vereceksiniz, madalya mı

                    vereceksiniz?

Rumsfeld    - Hayır Franks, madalya alacağım. (Franks’ın madalyalarından bir kaçını alıp

                    kendine iğneler) İşte böyle! (güler)

Franks       - Ama, ama onlar benim. Benim madalyalarım. Benim madalyalarım. Benim

                    benim! (ağlamaya başlar, ayağını yere vurur) Yaa, bana ne, bana ne!

                    Madalyalarımı isterim işte! Ühhüüü ühhüüüü!

Rumsfeld    - Mızıklanma Franks, mızıklanma. Onlar artık benim oldu.

Franks       - (aynen devam eder) Yaa, ama onlar benim, benim işte. Benim!

Rumsfeld    - Yeter! Kes! Çık dışarı! Yoksa bütün madalyalarını alırım ha!

Franks       - (hızla kapıya gider, birden döner) Görürsün işte, ben de sana inat gidip

                    Çarşamba Pazarı’ndan yeni yeni almazsam senin gibi olayım!

Rumsfel      - (ağzı açık kalmış) Aaaaa!

 

 

Anlatıcı      - İyi ama, nasıl insanlardı bu Iraklılar. Nasıl dayanıyorlardı? Açlığa, susuzluğa,

                    sıcağa, çöllere. Bombalar yağarken uçaklardan üzerlerine, neydi söyledikleri

                    dünyaya.

  

  1. TABLO

(İnsanlar)

  

Gulbeddin – İnayetullah – Ömer Faruk

  (Gulbeddin, silahını parlatıyor. İnayetullah dalmış uzaklara bakıyor.)

     Gulbeddin               - Hayrola İnayetullah, daldın gittin öyle.

     İnayetullah               - Hıı?

     Gulbeddin               - Daldın gittin diyorum, yarenlik.

     İnayetullah               - Değildir Gulbeddin. Bizim çocukları düşünmüşem. Acep varmışlar

                                mıdır ki, Türkiye’ye?            

     Gulbeddin               - Bak şimdi düşüncelendiğin şeye. İbadurrahman’ı kılavuzlamışız ya 

                                      onlara.

     İnayetullah              - He ama…

     Gulbeddin               - Aması nedir daha? Bilmez gibi konuşursun! İbadurrahman ne eder

                                      eder eriştirir kadınları, çocukları sağ salim Türkiye’ye. Bu çöllerin

                                      kurdudur o. Nerede ne geçit var, hangi yol nereye çıkar bilir.

     İnayetullah              - Yine de…

Gulbeddin        - Yine de bu kafirin ne yapacağı belli olmaz diyeceksin değil mi? Bu doğru

                          elbet. Ama rahman olana emanet etmişiz canımızı bilirsin.      

İnayetullah        - İnsan yine de düşünmeden edemiyor.

Gulbeddin        - Haydi İnayetullah, haydi… Bilirsin yolumuz uzun. Emir Abdurrahman’ın

                          kafilesine yetişmemiz lazım, yeterince dinlenmişiz herhalde. Beklerler bizi. 

İnayetullah        - Beklerler ya, Ömer Faruk gelmemiş henüz… Bir şey gelmesin başına.

Gulbeddin        - Bir silah sesi duymamışız… Yolu gözleyip gelecekti, emin mi diye.

İnayetullah        - Öyle ya, epey olmuş gideli.

Gulbeddin        - Dalmıştır bir yerde belki. Bilirsin Ömer Faruk’u. Kafasına eser bir çiçek

                          görür, başlar namaz kılmaya, Kur’an okumaya…

İnayetullah        - (ayak sesleri duyar) Dur hele bir ses var! (silahını doğrultur) Hele kimsen?

                          (Ömer Faruk girer)

Ömer Faruk     - Esselamün aleyküm! (normal hallerine dönerler)

Gulbeddin        - Ve aleyküm selam! Neredesin be Ömer Faruk? Bilmez misin geç kalırız

                          kafileye.

Ömer Faruk     - Ne o, merak mı ettiniz? Geldim işte ya!

İnayetullah        - İyi ki geldin yani. Hepsi hepsi bir yola bakıp gelecektin!

Ömer Faruk     - Biraz arandım.

Gulbeddin        - Hasbünallah, ne aradın yahu?

Ömer Faruk     - Amerikan kafirini aradım. Epeydir kurşun göndermemişim onlara.

                          Paslanmışımdır diye düşündüm.

İnayetullah        - Sen iyiden iyi şakaya vuruyorsun işi ya Ömer!

Ömer Faruk     - Bir de ciddiye mi alsam kafiri! Bir de korksam mı ondan! Benim için, bizim

                          için kaybedecek neyimiz var ki? Eğer, cansa korkumuz, ucunda şehitlik olan

                         ölümden mi korkarem? Yoksa ne?

Gulbeddin        - Öyledir ya, yine de dikkat edeceğiz herhal. Ölmek değil ki isteğimiz Ömer…

İnayetullah        - Öyle ya, isteğimiz kafiri kovmak toprağımızdan…

Ömer Faruk     - Elbette yarenler… Bakmayın bana…

Gulbeddin        - Haydi hele ayaklanın bakalım, yolumuz uzun! (hazırlanırlar, uçak sesleri,

                          tüfek sesleri gelir)

İnayetullah        - Yatın!.. Amerikalılar!... (siperlerine yatarlar)

Gulbeddin        - Ey Allahım, bizde mavzer, onlarda uçak! Ey Allahım! Affeyle, kalkıp

                          indiremediğimiz için aşağı… (yakında patlama)

İnayetullah        - Hele bir inin aşağıya, çıkın meydana, sonra…

Ömer Faruk     - Rastgele bombalıyorlar, hedefleri yok.

Gulbeddin        - Nereden anladın?

Ömer Faruk     - Görmez misin hepsi ayrı yönlere saldırıyorlar, rastgele! (sesler azalır ve

                          kaybolur)

İnayetullah        - Aha gittiler!

Gulbeddin        - Tamam, haydi gidiyoruz bizde. (hiçbir şey olmamış gibidirler)

İnayetullah        - (birden durur) Aklıma ne geldi biliyor musunuz?

Gulbeddin        - Hayrola İnayetullah?

İnayetullah        - (dalmış) Bir zamanlar, Bağdat’ta devlet dairesinde çalışırken, mücahitler tam

                          bizim dairenin önünde bir resmi arabayı kundaklamış, dehşetli bir patlama

                          olmuştu. Korkudan içeride bulunan herkes bir deliğe saklanmıştık. Onu

                          hatırladım da! (güler)

Ömer Faruk     - O zamanlar.

İnayetullah        - O zamanlar daha hidayet nasip olmamıştı bana. Namazı filan kılıyorduk ya, o

                          kadar işte!...

Gulbeddin        - Şimdiyse kulağının dibinde uçuşuyor bombalar ama, korkmuyorsun…

İnayetullah        - Bunu diyecektim ben de! Allah, korkuyu alıp götürdü kalbimizden. Yerine

                          imanı koydu.

Ömer Faruk     - Böyle birbirimizi övmeyi sürdürürsek, işimiz var demektir. Haydin hele

                          deminden beri bana kızardınız, neredesin diye? Şimdi tutmuş anılarınızı

                          anlatırsınız birbirinize.

Gulbeddin        - Bak hele şuna! Buldun mu açığımızı yüklenirsin hemen!

Ömer Faruk     - Ne o, bir diyeceğin mi var yoksa (silahını doğrultur)

Gulbeddin        - Bir diyeceğim var ya! (o da silahını doğrultur)

Ömer Faruk     - De öyleyse!

Gulbeddin        - Yazık olur sana delikanlı!

Ömer Faruk     - Orası belli olmaz ihtiyar!

Gulbeddin        - De davran öyleyse (silahını atıp saldırır Ömer’e)

Ömer Faruk     - Ya Allah! ( o da aynen silahını atıp saldırır, güreşirler)

İnayetullah        - İyi… iyi yani… işimiz gücümüz bitti, bir güreşiniz eksikti. İyice delendiniz

                          ha! (gülüşerek ayrılırlar)

Gulbeddin        - Haklısın ya, tutamıyorum kendimi bu çocuğun karşısında.

Ömer Faruk     - (göğsünü döver) İdman yapıyoruz idman! Amerikalılara karşı.

İnayetullah        - Zamanıydı yani! Emir Abdurrahman nerede kaldınız diye sorunca da, idman

                          yapıyoruz idman mı diyeceksin!

Ömer Faruk     - Haydi, sıkma canını. Bellediğim yeni, yakın bir yol var, oradan gideriz.

İnayetullah        - Senin yakın yoluna kaldık mı, tamam işimiz ha! Keseden kestirmeden derken,

                          iyice geç bırakırsın bizi!

Ömer Faruk     - İyi ya, sen bilirsin öyleyse! Hani, ben söyleyim de!

Gulbeddin        - Vallahi, şuydu buydu derken akşam edeceğiz burada! Düşelim yola artık…

                          (hazır hale gelirken) Düş bakalım önümüze Ömer!

Ömer Faruk     - Bak sonra laf kabul etmem!

İnayetullah        - E Ömer Faruk! E Ömer Faruk! Sen iyice kaçırmaya başladın. (bir şeyler

                          mırıldanmaya başlar, çıkar arkasından Gulbeddin.) Hey Yarabbim! Hey

                          Yarabbim! Ölüme giderken bile gülüyor bu çocuk! Hey Yarabbim! (çıkar)

  

Anlatıcı - İşte tanıdık onları, tanımak denirse buna. Çünkü onları tanımak, onlarla

                          birlikte olmaktır aslında. Evet, cephede durum böyleyken, acaba dünya neler

                          hissediyordu Irak hakkında. Batılıların görüşleri malum, geçelim! Biz

                          gelelim, “halkı Müslim” devletlere. Ne dersiniz, örneğin, meyve bahçesinden

                          petrol fışkıran “Ess Saudi Amerika”ya bir uzanalım. Erinçlik mi, mal mı,

                          şöhret mi! Bir avuç elitiler insanın entarileri altın suyuna batırılmış

                          Yalelistan’a hoş geldiniz baylar, bayanlar!

                          Yalelli yalelli ah habibi habibi, otoban yollar kisk-ü rayihalar, yapılar,    

                          dilberler, ahular, kolalar… Rolls Royce’leri, Amerikan dostlarının

                          haremlerini eğlence-i şeriflerini, sürmeli gözleri, çok yaşasın emirleri, 

                          petrolleri bol olsun, hangi evsaf petrol şarabı içersiniz, Çin İpeği, Türk ipeği

                          ne giyersiniz? Çok yaşa pepsi. I love you Bush!

  

  1. TABLO

(Arabesk-ül Muazzama)

 

Mansur                  - (oynayarak girer) Ah habibi! Ah habibi habibi! Yallah yallah! Aşağı

                                canipten… yukarı canipten… Y’Allah Y’Allah!..

Şeyh Vahid            - (girer) Ooo, maşallah Mansur, maşallah! Pür maşallah!.. Entel keyfe

                                hoşe.. Velakin sebebül hikmeti ne?

Mansur                  - Ahh, bağışlayın Seyyidi Şeyh Vahid! Velakin tutamamışım nefsi

                                emaremi bir an.

Şeyh Vahid            - Onu anladık Mansur, sebebül hikmetini sorduk.

Mansur                  - Arz edeyim ya Seyyidi, arz edeyim. Bildiğiniz gibi mutat meşgalem

                                olan günlük havadis ceridatını şahane,i devletlü katınıza arz etmek

                                için  itidal üzre acizane gelirken…

Şeyh Vahid            - Hülasa anlat Mansur, teferruat bila ihtiyaç..

Mansur                  - Naam Seyyidi naam. Ne diyordum ha, ene ceride,i havadisatla

                                gelirken, bir anda sol gözüm müthiş bir havadis-i muazzama tavafık

                                etti.

Şeyh Vahid            - Sağ gözün? O tatilde mi Mansur?

Mansur                  - Laa Seyyidi laa. Ol sağ gözüm ol dem ceride-i havadisin idman

                                sahifesini mütalaa eylemekteydi.

Şeyh Vahid            - Şok güzel ya Mansur, şok güzel! İşte ene, enteyi bunun için kendine

                                yardımcı aldı. Aynı anda iki işi birden ifa eyleyebilmen beni

                                ziyadesiyle memnun eyledi. Evet ayva.

Mansur                  - Ne ayvası Seyyidi?

Şeyh Vahid            - Ayva ayvası!

Mansur                  - Şimdi ayvanın burada işi ne?

Şeyh Vahid            - Ah Mansur ah Mansur ah! Delirtme beni. Yani evet manasında.

Mansur                  - Haa! O ayva.

Şeyh Vahid            - Ayva, o ayva.

Mansur                  - Ayva ayva.

Şeyh Vahid            - Başlatma ayvandan heyvan! Şol dem tez zikreyle ol havadis-i

                                muazzamayı.

Mansur                  - Hemen Şeyh Vahid! Ol havadis-i muazzama, Ess Saudi Amerkanya

                                ceridesindeydi. Aynen şöyle beyan ediliyordu: Her sene diyar-ı

                                küffarda tertip olunan kainat güzellik yarışması bu sene de belde-i

                                gaflet olan Fransa’da ifa eylenmiştir. El neticede Belçika cibilliyetine

                                mensup müsabakacı zenne bila ittifak ile birinci seçilmiştir. Ol  

                                zındıkanın ölçüleri 60 90 60 olup, gayetten mütenasiptir.

Şeyh Vahid            - (kendinden geçmiş) 60 90 60 ha! Ah ahh! (uyanır) Eee, bu mu

                                havadis-i muazzama?

Mansur                  - Havadis bu. Lakin muazzamalığı bundan sonra başlıyor.

Şeyh Vahid            - Tez zikreyle!

Mansur                  - Ol zındıka müsabakadan sonra ceride muhaberatcılarına verdiği

                                beyanatül fasıkada memnuniyet içinde olduğunu ve iptida olarak Ess

                                Saudi Amerikanya’yı ziyaret etmek istediğini beyan ve dahi ikrar

                                etmiştir.

Şeyh Vahid            - Ne dedin Mansur!

Mansur                  - Naam Seyyidi. Ayva Seyyidi. Ol zındıka verdiği beyanatül fasıkada

                               iptida olarak memleketimizi ziyaret edeceğini beyan ve dahi ikrar

                                eylemüştür.

Şeyh Vahid            - 60 90 60 ha! Zındıkaya bak! Zındıkanın ölçülerine bak! Mansur şol

                                dem beni eyi dinle. Ol zındıka memleketimize duhul ettiği andan

                                itibaren hane-i fakiranemde misafir eylenmesi için elinden ne gelirse

                                yapacaksın. İşte sana banka cüzdanım. (çıkarır verir) Git derhal 5

                                milyon yetmez, 10 milyon riyal çek. Yetmezse yine çek! Kafana göre

                                takıl, yeter ki işi bağla. Zındıkayı kimseye kaptırma! Göreyim seni

                                Mansur!

Ebu Fays               - (girer) Merhaba cümleten! Yahu bu ne heyecan-ı muazzama!

Şeyh Vahid            - Aaa, Şeyh Fays! Bonjutati aheste… Hoşdüştün!

Ebu Fays               - Hoşdüştüm ama, sebebül heyecanınıza bir mana tevcih eyleyemedim.

Şeyh Vahid            - Aman canım Ebu Fays; ne olsun işte, yevmlik meşgale.

Ebu Fays               - (gazeteyi çıkarır) Yoksa şu ceridedeki havadis-i muazzama mı sebebül

                                heyecanınız. (oturmak üzereyken fırlar)

Şeyh Vahid            - Aman canım, aman canım! Ve minel garaib! Ve minel garaib ki ve

                                minel garaib yani. Bu kuruntu-ül vesveseniz bi sebeb geldi eneye.

                                Yani hangi nevi havadisten dem vurulduğunu halen idrak  

                                eyleyemedim.

Ebu Fays               - Canım işte o havadis-i kebir! Suudda cümle şeyh-ül ekabir,

                                tekellemetül ol haber.

Şeyh Vahid            - Yani kusuruma atfı nazar eylemeyin ama, bu şeyh-ül ekabirin yaptığı

                                da ot yemenin arapçası oluyor. Ne var bu kadar alaka gösterecek bu  

                                havadiste.

Ebu Fays               - Öyle demeyin Şeyh Vahid, öyle demeyin! (eliyle anlatarak) Ufak

                                tefek bişey değil bu, mutantan, mutantan!

Şeyh Vahid            - Eeeh, öhhhh… yok canım büyütüyorsunuz, adi vaka.

Ebu Fays               - Aaa, olur mu canım? Cihan nazarında şeref-ül suud meselesi ile karşı

                                karşıyayız. Zannımca meselenin üzerinde hassasiyetle gidip (eliyle

                                anlatarak) araştırıp yoklamalıyız.

Şeyh Vahid            - Eee, oha çüşünüz bir nebze! Böyle cümle ekabir-ül suud düşerse bu

                                işin peşine, yani cemiyetül… vaka tezahürü başgösterir.

Ebu Fays               - El acaib-ül  pür acaib yaklaşım… Elbette elbirlik eğileceğiz meseleye.

                                (eliyle anlatır) elbirlik sarılacağız! Ki bir şeye benzesin.

Şeyh Vahid            - Aaa, siz iyice gayrı edeb bir vaziyette tezahür etmeye başladınız.

                                Şeyiniz şeyinize vurdu galiba! Yok sarılacağız, yok yoklayacağız

                                derken, hani oldu olacak elbirlik (işaretle anlatır) deyin de çıkın işin

                                içinden. Hem sonra bakalım muhatabımız buna rıza gösterecek mi?

Ebu Fays               - Canım ne var bunda, Şeyh Said! Muhatabımız elbette hoşnut olur

                                böyle bir durumül cemiyetül alakayı yakinden.

Şeyh Vahid            - Vallahi, bana kalırsa teke tek daha iyi olurdu ama…

Ebu Fays               - Teke tek olur mu canım. Devletçe milletçe bütün suud elbirliği içinde

                                alaka göstermemiz gereken bir mesele bu. Ess Saudi Amerikanya’nın

                                şeref-ül mübareki söz konusu burada.

Şeyh Vahid            - Mansur!

Mansur                  - Ayva Seyyidi!

Şeyh Vahid            - Bırak lan şimdi ayvayı elmayı, o demin ikrar eylediğim meblağ vardı

                                ya…

Mansur                  - İncir Seyyidi!

Şeyh Vahid            - İncir de nereden çıktı ulan?

Mansur                  - Eee ayva yok, elma yok, nasıl kelam edeceğim. İncir diyeceğiz tabii.

Şeyh Vahid            - Benim sistem-ül sinirimi tahrip etme heyvan! Demin söylediğim

                                meblağı koş iki katına çıkar ve hemen hazırlıklara başla.

Ebu Fays               - Pardonati kesira… velakin hayrola? Ne meblağından bahsediyorsun

                                Şeyh Vahid?

Şeyh Vahid            - Pekala Ebu Fays, açık konuşacağım… Ol zındıkayı kimseye

                                kaptırmaya niyetim yok. Sen, Amerikan Konsolosluğuna gide gele

                                eyice ahlakını bozmuşsun! Velakin ben geleneksel yöntem

                                taraftarıyım, yani yeke yek. Bire bir. Dolayısıyla elimden geleni

                                yapıp, gerekirse bütün servet-ül acizanemi bu yola heba ederek, ol

                                zındıkayı kapacağım! Zaten geçen sene Maria’yı az farkla

                                kaçırmıştım.

Ebu Fays               - Yahu ne zındıkası Şeyh Vahid?

Şeyh Vahid            - Ne demek ulan, ne zındıkası? Deminden beri yok cemiyetül, yok

                                elbirlik, yok milletçe… (eliyle anlatarak) …tiğimiz zındıka.

Ebu Fays               - Vel iftir-ül kebir! dahi suizannı acaib!

Şeyh Vahid            - Ne diyorsun?

Ebu Fays               - Bu zındıka meselesinden bir zerre dahi haberdar değilim.

Şeyh Vahid            - Peki, sen deminden beri hangi havadis-ül muazzamadan

                                bahsediyordun?

Ebu Fays               - Yahu hangi havadis olacak, elbette Hükümet-i Ess Saudi

                                Amerikanya’nın mücahid-ül Irak’a yapacağı bağış-ül muazzamanın

                                havadisi tabii ki.

Şeyh Vahid            - Nasıl?

Ebu Fays               - Bağış-ül muazzama, bağış-ül muazzama Şeyh Vahid! Irak

                                mücahidlerine yapacağımız bağış-ül muazzama. Bütün cerideler bu

                                havadisi veriyor. Radyoda, dahi televizyonda iptida havadis olarak bu

                                zikrediliyor.

Şeyh Vahid            - Tüh, Allah kahretsin!.. Ebu Fays!

Ebu Fays               - Evet!

Şeyh Vahid            - Gel seni bir öpeyim. (öper) Mansuuur!

Mansur                  - Ananas Seyyidi.

Şeyh Vahid            - Hoppala! Oğlum delirdin mi?

Mansur                  - Yooo. Saudi Dil Cemiyeti’nin  yeni bir kelimesini kullandım. Ayva

                                yerine ananas.

Şeyh Vahid            - Saçmalama gerzek-ül kebir! Tiz beni dinle. Sen 10 milyon riyalden

                                fazla çekme! Piyasada fazla rekabet yokmuş nasılsa.

Ebu Fays               - Yahu, ne konuşuyorsunuz böyle kendi aranızda?

Şeyh Vahid            - Hiiiç… Öyle işte hevadaaaan sudaaan, meyvelerden filan!

Ebu Fays               - Demin bi zındıka bi fasıka filan diyordun ama…

Şeyh Vahid            - Ene mi?

Ebu Fays               - Hee!

Şeyh Vahid            - Ene? Zındıka? Yahu, delirdin galiba sen Ebu Fays. Herhalde

                                Hükümet-ül Saudi Amerikanya’nın Iraklı kardeşlerimize yapacağı 10

                                bin riyallik mübarek-ül bağış-ül muazzama sinirlerimi tazyik etmiş,

                                hislerimi heyecana gark etmiş olacak.

Ebu Fays               - Demek öyle!

Şeyh Vahid            - Öyle tabii! Canım ne de olsa, bütün müminler kardeştir.

 

1.      PERDENİN SONU

 

2.      PERDE

 

 

Anlatıcı - Şimdi dönüyoruz tekrar Amerika’ya. Ama gülmeye değil, ağlamaya. Sam

                          Taylor adında sade bir vatandaş, gece gündüz çalışan fabrikada. Hayatı,

                          özgürlüğü ve yarını elinden alınmış, sade özgürlük adına başkaldırmak

                          yasaktır. Gazoz ağacı çıkınca yani alacaksının yönetimi elinize. Uyu bebeğim

                          uyu ee ee ee. Uyu Sam Taylor uyu, sen bir makinasın … Şimdi tekrar

                          dönüyoruz Amerika’ya. Iraklı mücahidler cihadı yerleştirirken göz

                          bebeklerine, her şey birbirine girdi Pentagon’da. Genç Sam’ler

                          gönderiliyordu cepheye birbirinin peşi sıra. Kimi Müslüman oluyor, kimi

                          viskiyle ayakta duruyor oralarda, Irak çöllerinde. Uzatmayalım lafı, düşsün  

                          yolumuz bir fabrikaya Los Angeles ya da Houstun’da. Askere gitsin Sam

                          Taylor. Sam Taylor binlercesi gibi bir hiç.

  

  1. TABLO

(Ve makinalaştılar)

 

                   (Birkaç işçi çalışıyor. Bir yürüyen bandın elemanlarıdır sanki hepsi. Hep aynı

                   işi yapıyorlar. Mesela biri yalnız sağ kolunu kaldırıp indiriyor, diğeri iki elini

                   öne uzatıp geri çekiyor. Hareketleri hep tekrarlanan birer eleman olmuşlar.

                   Koro halinde ezgiyle şarkılarını söylüyorlar.)

 

Trum trum trum

makinalaşmak istiyordum

işte oldum

tımbam tımbam tım

ben bir makinayım

hayırlı yurttaşım

düşünmek yasaktır

söylemek yasaktır

aramak yasaktır

gerçeği

özgürlük olacak

eşitlik olacak

haksızlık kalkacak

dediler

bunlara inandım

nasıl da bağlandım

zulümden usandım

yeter

trum trum trum

makinalaşmak istiyordum

işte oldum

tımbam tımbam tım

ben bir makinayım

hayırlı yurttaşım

 

 

Adam                    - (girer) Sam Taylor!

Sam Taylor            - (işini sürdürürken konuşur) Burada!

Adam                    - Buraya gel!

Sam Taylor            - Gelemem. İşimi bırakırsam üretim aksar.

Adam                    - Diğer yurttaşlar kapatırlar boşluğunu.

Sam Taylor            - Peki. (bırakır işini, adamın yanına gider) Buyurun!

Adam                    - Sana ulaştırmam istenen bir tebliğ var!

Sam Taylor            - Nedir?

Adam                    - Sıra sana geldi Sam Taylor.

Sam Taylor            - Ne sırası?

Adam                    - Irak halkına barış, kardeşlik ve özgürlük götürme sırası. Bu andan

                                itibaren yüce Amerikan Ordusunun şanlı bir neferisin. Hemen

                                hazırlan, cepheye gidiyorsun Sam Taylor!

Sam Taylor            - Ama…

Adam                    - İtiraz yok. İtirazın sonucunun ne olduğunu iyi bilirsin! (adam çıkar,

                                Sam ortaya gelir. Diğer işçiler hiçbir şey duymamışlar gibi sürdürürler

                                işini. Yalnız koro halinde katılırlar şarkıya)

Sam Taylor            - başüstüne başüstüne

                               bize düşen itaattir

                               ne hakkımız var düşünmeye

                               ne hakkımız var söylemeye

                               başüstüne

                               ben Sam Taylor

                               hayatım kocaman bir hiç

                               kimin için barış kimin için

                               söyle hayatım kimin için

Koro                     - trum trum trum

                               tımbam tımbam tım

Sam Taylor            - Ekmeğin hakkına, suyun hakkına

                               aldığım nefesin, verdiğim nefesin hakkınaaa

Koro                     - Ben bir makinayım

                               hayırlı yurttaşım

Sam Taylor            - Çok soğuk sularda geçti hayatım

                               var olmak bir değer ifade etse

                               ölene dek kavgayım

                               bitene dek oradayım

                               amaaaaaaaa

Koro                     - trum trum trum

                               tımbam tımbam tım

Sam Taylor            - (ezgisiz) Çok şeyler söylenir insan üstüne. Bunlar gelir kulağıma,

                                inanmam. Ben Sam Taylor. İşte gidiyorum, adını bile duymadığım,

                                haritada yerini bilmediğim topraklara barış adına. İşte gidiyorum,

                          çıkınımda viskim, esrarım, sigaram. Bir insanlık suçunu        

                          beraberimde götürüyorum. İşte gidiyorum.

 

 

 

Anlatıcı - Halihazırda Irak topraklarındayız yine. Lakin yolumuz zindandan

                          sonra düşecek bir saraya. Evet, Saddam’ın sarayına gideceğiz.

                          Korkunun kanatları altında, hep yarılarda kalan uykularıyla Saddam

                         Hüseyin. Bundan sonra söz çekilir aradan. Bağdat’ın tam merkezinde,

                         Saddam’ın sarayındayız. Namı diğer Irak devlet başkanının. Al gözüm

                         seyreyle.

 

 

  1. TABLO

(Bir küçümen kuklacık)

 

                          (Saddam bir koltukta oturuyor. Tedirgin, korkulu. Kapı açılır biraz sonra.

                          Danışmanı girer. Saddam kapının açılmasıyla birlikte hemen koltuğun

                          arkasına saklanır.)

Saddam           - Anneee!

Danışman         - (girer, göremez) Hay Allah! Nereye gitti yahu bu adam yine. Kimbilir hangi

                          deliğe girmiştir. Adam devlet başkanı değil, kronik korkak be! Heeey! Sayın

                          Devlet Başkanım! Sayın Başkanım! Nerdesin yahu?

Saddam           - (saklandığı yerden fısıltıyla) Kimsin sen?

Danışman         - (sesin geldiği yeri araştırmaya başlar, eğilir, o da fısıltıyla konuşur) Ha..

                          nerde… bir ses geldi ama… sayın başkanım… duyuyor musunuz beni?

Saddam           - Evet duyuyorum, kimsin sen? Parolayı söyle.

Danışman         - Ben, danışmanınızım efendim.

Saddam           - Doğru söyle.

Danışman         - Ekmek, mushaf çarpsın doğru söylüyorum.

Saddam           - İnanmam!

Danışman         - İki gözüm önüme aksın ki, doğru söylüyorum.

Saddam           - Peki, inandım çıkıyorum. (çıkar, bundan sonraki konuşmalar normal sesle

                          sürer) Ohh! Çok şükür, gerçekten senmişsin.

Danışman         - Aman efendim, bu kadarı da fazla artık. Ne zaman makamınıza gelsem bir

                          deliğe gizleniyorsunuz. Bıktım artık sizinle her gün saklambaç oynamaktan.

                          Biraz cesur olun. Yani bugüne bugün, her ne kadar geriden de olsa Irak

                          Devletinin başkanısınız.

Saddam           - O dediğin akide şekeri danışman efendi. Olsa olsa bir kurbanlık koyunum

                          ben.

Danışman         - Aman efendim!

Saddam           - Amanı yamanı var mı bu işin. Adamların sağı solu belli olmaz ki, doldurur

                          üstüne başına bombayı, “Ya Allah” der, dalar içeri birden. Sonra? Ayaküstü

                          niyazisin o dem!

Danışman         - O kadar da değil efendim yani…

Saddam           - Bak raporlar orada, masada işte… Oku! O kadar mı, değil mi anlarsın. Yahu

                          adamlar çamurla tank ele geçirmeye başlamışlar.

Danışman         - İnanmam!

Saddam           - Vallahi ister inan, ister inanma. Yerse de bu yemese de.

Danışman         - Aman efendim, nasıl olmuş bu iş?

Saddam           - Şimdi Amerikan tankı uzaktan geliyor.

Danışman         - Amerika’nın?

Saddam           - Anla ulan!

Danışman         - Haaa!

Saddam           - Hah, şimdi tank geliyor, geliyor. Peki, mücahidler nerede?

Danışman         - Mücahidler nerede?

Saddam           - Nerde? (birden korkar) Nerede nerede, yoksa buradalar mı? (yine saklanmaya

                          gider)

Danışman         - Durun sayın başkanım, durun lütfen! Rica ederim, burada asi masi yok!..

                          Aaaa, sıkıyorsunuz ama…

Saddam           - Öfff! Ben, ne dediğimi biliyor mu? Ot korkusundan… Ha, ne diyordum;

                          tamam şimdi tank geliyor geliyor, mücahidler nerde?

Danışman         - Vallahi burada değil.

Saddam           - Tabii burada değil salak. Mücahidler saklanıyor. Tam tank onlara yaklaşınca

                          birden ortaya çıkıyorlar.

Danışman         - Eeeee?

Saddam           - Eeee…si birden başlıyorlar tanka çamur atmaya.

Danışman         - Yahu, kusura bakmayın ama, siz iyiden iyiye saçmalamaya başladınız, sayın

                          devlet başkanım.

Saddam           - Ben değil, resmi raporlar söylüyor bunu. Daha da inanmazsan yarın yarı

                          resmi El Ehram’dan okursun.

Danışman         - Peki, nereye atıyorlar bu çamuru?

Saddam           - Tankın gözleme deliğine. Tankın gözleme deliğine çamur atınca ne oluyor?

Danışman         - Ne oluyor?

Saddam           - Ne olacak, içerideki asker dışarıya göremiyor. Dışarıyı göremeyince ne

                          oluyor?

Danışman         - Ne oluyor?

Saddam           - Kafasını çıkarıyor dışarı, ne oluyor diye. Kafasını çıkarınca ne oluyor?

Danışman         - Ne oluyor?

Saddam           - Hiiç, öyle hava alıyor biraz. Sonra inip seksek filan oynuyorlar mücahidlerle.

                          Ne oluyoru var mı ulan, o anda kıık! Asker gitti, tank mücahidlere geçti.

Danışman         - Vay anasını be!

Saddam           - Bırak şimdi anasını ablasını. Adamlardaki kafaya bak. Gel de korkma

                          şimdi… Çamurla tank ele geçiren adam, gelir burada beni tozla öldürür!

Danışman         - Aman efendim o başka, bu başka. Siz, bizim biricik devlet başkanımızsın.

                          Koruma altındasın. Aklınıza böyle kötü şeyler getirmeyin. Memleket

                          meselelerini düşünün… Ha, az kalsın unutuyordum. İstediğiniz… (elini iç

                          cebine atar, Saddam hemen koltuğun arkasına gizlenir)

Saddam           - Dur yapma! Acı bana! Biliyorum sen de onların safına geçtin. Şimdi cebinden

                          silahı çıkarıp vuracaksın beni. Biliyorum. Yapma n’olur!

Danışman         - (iç cebinden bir zarf çıkarıp, sinirle yere atar) Aaa, bu kadarı da fazla artık!

                          Bırakıyorum danışmanlığı. Bu ne be! Parmağımı oynatacak olsam üç buçuk

                          atıyorsun hemen.

Saddam           - Aaa, cebinden silah çıkarmadı.

Danışman         - Yahu niye silah çıkarayım? Görmüyor musunuz işte!

Saddam           - Ne var o zarfta?

Danışman         - Ne olacak, Irak Diyanet Konseyi’nden istediğiniz fetvalar.

Saddam           - Aaa, bunlar o mu?

Danışman         - Evet.

Saddam           - Haa, o zaman başka. (zarfı alır, açar okur) Ha iyi iyi! Peki, muhterem diyanet

                          alimlerimiz gelmedi mi?

Danışman         - Geldiler. Dışarıda huzura kabulü bekliyorlar.

Saddam           - Aman, bekletme al içer al, al. (danışman tam çıkacakken) Üzerleri iyice

                          arandı mı?

Danışman         - Evet efendim.

Saddam           - Gerçi aranmasa da olurdu. Bu muhterem alimlerimiz tavuk bile kesemezler

                          haddizatında. Değil ki, beni vursunlar! Hadi hadi, bekletme al içeri.

                          (danışman çıkar, hemen sonra üçü girer)

Danışman         - Pek muhterem devlet başkanımız Saddam Hüseyin Hazretleri, karşınızda çok

                           muhterem Diyanet Konseyi alimleri.

Saddam           - Aman efendim buyursunlar!

1. Alim - Duacıyız efendim.

2. Alim - Duacıymışız efendim.

Saddam           - İyi, aman devam edin duaya. Fetvalarınızı biraz önce danışmanım verdi.

1. Alim - Evet efendim.

2. Alim - Evetmiş efendim.

Saddam           - Henüz şöyle bir göz attım. Sanırım, istediğim gibi olmuş.

1. Alim - Elifi elifine.

2. Alem            - Elifi elifineymiş efendim.

Saddam           - İyi iyi… Her meselenin fetvasını bulmak ne güzel. Alimlik başka şey canım.

1. Alim - Aman efendim.

2. Alem            - Amanmış efendim.

Saddam           - Öyle öyle… Neyse bunları derhal basın yoluyla duyururuz sevgili

                          halkımıza… Yalnız, ben sizden birkaç fetva daha rica edeceğim. Faizin

                          helalliği, köprü hisse senetleri almanın vacipliği falan.

1. Alim - Araştıralım efendim.

2. Alim - Araştıralımmış efendim.

Saddam           - Araştırın ama, neticede mübahla falan kurtarın işi.

1. Alim - Başüstüne efendim.

2. Alim - Başüstüneymiş efendim.

Saddam           - Güzel çok güzel… Bu yardımlarınız karşılıksız kalmayacak tabii. Ülke

                          çapında yeni yeni mevlidhanlar derneği açılmasını emredeceğim. Sonra,

                          Yasin ve aşir okuma fiyatlarını da ayarlayalım…

1. Alim - Sağolun efendim.

2. Alim - Sağolunmuş efendim.

Saddam           - Haydi, gidin şimdi. Beni memleketimin sorunları ile baş başa bırakın.

1. Alim - Arzı hürmetler ederiz efendim.

2. Alim - Arzı hürmetler edermişiz efendim. (çıkarlar)

Saddam           - Ah ahh! Alimlik başka şey canım. Adamlarda ne takva var be!

Danışman         - Acaip canım acaip, sanki analarının karnından takva ile doğmuşlar.

Saddam           - İyi iyi… Bu Diyanet Konseyi’ni kurmamız çok hayırlı oldu. İleride çok

                          işimize yarayacak.

Danışman         - Tabii efendim haklısınız… Ay, az kalsın unutuyordum, bir diğer meselede…   

                          (çantasını açar)

Saddam           - (yine gider saklanır) Dur yapma! Vurma beni n’olur? Biliyorum, onların

                          safına geçtin, vuracaksın beni! Ama, ne olur, yapma dur!

Danışman         - (çantadan dosyaları çıkarıp suratına yanar) Hastir lan! (çıkar)

Saddam           - Aaaa, vurmadı!

 

 

Anlatıcı - Sizi bir ara Ess Saudi Amerikanya’ya götürmüştük, hatırladınız mı? Şimdi de

                          medeni ve uygar batının tepkisini ölçelim bir gazetecinin şahsı mahsusatında.

                          Evet başlıyor efendim başlıyoooor. El İngiliz gazeteci Irak cephelerinde ne

                          arıyor? Ne mi arıyor? Bekleyin efendim bekleyin.

 

 

  1. TABLO

(Karşı karşıya)

                    (Mr. Writer tek başına dolaşıyor. Yüzü cepheye dönük. Ürkek. Birden

                    arkadan çömeldiği yerden Gulbeddin çıkar, Writer görmez)

Gulbeddin  - Hey, kimsen?

Writer        - (çok korkar, hemen döner ellerini kaldırır) Oh, my God!

Gulbeddin  - Kimsen demişem?

Writer        - (elleri havada korkulu) Eee… ee I’m, yani ben Writer. My name is Writer.

                    Nasıl diyorsunuz, basın. Press, gazeteci yani.

Gulbeddin  - Anlamışam, uzatma. Hangi millettensin?

Writer        - Ben, Great Britania’dan. Sunday Times gazetesinden a muhabir.

Gulbeddin - İngilizya’dansın yani ha!

Writer        - Oh, yes. I’m savaş muhabir.

Gulbeddin  - Eeee!

Writer        - Nasıl eee?

Gulbeddin  - Basbayağı eee işte! Ne ararsın burada?

Writer        - Oh, tabii ki savaşı.

Gulbeddin  - Yaa?

Writer        - Yaa.

Gulbeddin  - (kısa bir süre durur) Eeee?

Writer        - Nasıl eee?

Gulbeddin  - Yani diyrem ki, farzet bulmuşan savaşı, sonra?

Writer        - Sonra? Haa, after. After ben çekmek foto. Take some photo.

Gulbeddin  - Resim çekeceksin?

Writer        - Oh, yes.

Gulbeddin  - Sen?

Writer        - Yes, ben.

Gulbeddin  - Resim cekecen?

Writer        - Yes, okey.

Gulbeddin  - Eeeee?

Writer        - Eee, eee, e nasıl e?

Gulbeddin  - Eeesi, ne yaparsın çekeceğin resimleri?

Writer        - Oh, you are very interesting man. Yani çok ilginçsiniz. Bittabi after,

                    fotografları gazeteme götürüp yayınlattıracağım.

Gulbeddin  - Eee.

Writer        - Eee, eee, e! Sıktı bu e. Yani after, İngiliz vatandaşları savaşı ve vahşeti

                    görecekler.

Gulbeddin  - Yaaa. (kısa bir süre durur) Eeee.

Writer        - Eeee işte bu kadar.

Gulbeddin  - Demek bunca meşakkatin, sadece, İngiliz vatandaşlarının savaş ve vahşeti

                    görmeleri için ha!

Writer        - Yes. Siz buna occupation love’ı, yani meslek aşkı da diyebilirsiniz.

Gulbeddin  - Baksana Writer efendi! Sen de biraz var mı?.. (eliyle manyak işareti yapar)

Writer        - Ne var mı?

Gulbeddin  - Eksiklik.

Writer        - Anlamadım, ne eksikliği?

Gulbeddin  - Tahta! Tahta eksikliği mister.

Writer        - Tahta eksikliği? But why? Yani niçin?

Gulbeddin  - Niçini var mı? Senin gibi bir medeni tutmuş buralarda geziyor! Ne ayaksın

                    anam?

Writer        - Ahha! I’m anlamış your derdinizi, probleminizi. Siz demek buna bir anlam

                    veremediniz. Bakın söyleyeyim: Birincisi İngilizlerin kanında var olan the

                    macera aşkı, and…

Gulbeddin  - Bi dakka! Yani one minute Writer efendi, gel ona macera aşkı değil de başka

                    bişi diyelim.

Writer        - But ne?

Gulbeddin  - (uzaklaşır) Emperyalist ruhu ya da sömürü aşkı diyelim mesela.

Writer        - Ama, you are başladı ideolojik konuşmak ve bu da hümanistliğe aykırı.

Gulbeddin  - (silahını doğrultur döner) Başlatma şimdi hümanistliğinden, komünistliğinden

                    de, ne diyeceksen de!

Writer        - Okey okey. İkinci nedenim şu; tüm dünya burada Iraklı mücahidlerin

                    mücadelesinden bahsediyor. Mücahidlerin the süper güç olan Amerika’ya

                    karşı nasıl böyle kafa tutabildiklerine şaşakalıyorlar. So that!

Gulbeddin  - What?

Writer        - So  that!

Gulbeddin  - So that! What is so that?

Writer        - So that is so that! Yani bundan dolayı.

Gulbeddin  - Anlamışam hıı!

Writer        - So that! Gerçekleri  görmek ve aktarmak istemek tüm dünyaya.

Gulbeddin  - Hangi gerçekleri  Mr. Writer?

Writer        - Bittabi, savaşın gerçeklerini, acımasızlığını. İnsanların birbirlerini sevmeleri

                    gerekirken durup dururken öldürmelerini…

Gulbeddin  - Durup dururken öldürdüklerini anlatacaksın ha?

Writer        - Oh, yes. Halbuki, insanlar el ele verip birbirlerine sarılsa, ne güzel olur. Doğa

                    onlar için her şeyi ayarlamış oysa.

Gulbeddin  - Ne dediniz, Mr. Writer?

Writer        - I said doğa, yani tabiat.

Gulbeddin  - But, Allah, Mister Writer?

Writer        - (şaşırmış) but… but… neyse… şimdi, please you said that to me I nasıl görür

                    lideri?

Gulbeddin  - Lideri mi?

Writer        - Oh, yes.

Gulbeddin  - Lider ha! Onu, şimdi kim bulabilir ki?..

Writer        - Niçin?

Gulbeddin  - Bir kuş o!

Writer        - Bir kuş mu?

Gulbeddin  - Yes, Writer Efendi, bir kuş! O, cepheden cepheye seken bir kuş!

Writer        - I’m anlamadı?

Gulbeddin  - You are anladı anlamasına da işine gelmedi Mister Writer!

Writer        - Neyse, o zaman diğer konulara geçelim. For example, Batı’dan siz

                    mücahidlere gönderilen yardımlara, mesela!

Gulbeddin  - Nasıl yardım?

Writer        - Eee, mesela, nasıl diyorsunuz? Yiyecek, giyecek gibi…

Gulbeddin  - Ooo, bak şimdi oldu. Gerçekten batı ülkeleri bize çok yardım etti bu konuda.

                    Böyle çuval çuval yardım geldi inanın Mister Writer. Böyle sandık sandık.

                    (ellerini açar)

Writer        - Vaavvv! Hemen kaydedeyim bunu! Because very important haber.

Gulbeddin  - Bakın mesela, Amerika’dan kolilerce… doğum kontrol hapı geldi bize! Bir

                    sabah uyandık ki, gökyüzünden bir şeyler yağıyor. Sonradan anladık bunların

                    uçaklardan atılan doğum kontrol hapları olduklarını.

Writer        - Eee, başka?

Gulbeddin  - Başka… başka!... (elini çenesine koyar düşünür) başka… Ha tamam! Naylon

                    kadın çorapları, bebe emzikleri, sutyenler falan.. Eğer, sizin ülkede bunların

                    eksikliği varsa, ihraç edebiliriz yani!..

Writer        - Oh, you are very funny man, yani çok şakacısınız. Hem artık bizim kızlar

                    sutyen kullanmıyor. Tüm sutyen fabrikleri iflas etti. Kepenkleri indirdi.

Gulbeddin  - Öyleyimdir. Mesela, şimdi seni şakacıktan vurabilirim.

Writer        - Oh, no no no! I’m basın, press. Nasıl diyorsunuz, gazeteci yani!

Gulbeddin  - Yoksa bu da yeni ayak mı?

Writer        - Nasıl ayak?

Gulbeddin  - Ne bileyim. Siz İngilizler, değişik emperyalist ayaklarınızla ünlüsünüz de!

                    Onun için diyorum ki, bu da yeni bir türü mü emperyalistliğin?

Writer        - You are yine ideolojik! Yine ideolojik!.. Please, you said that to me another

                    şeyler, but do not karıştırmak emperyalistliği, komünistliği işin içine. Do you

                    understand?

Gulbeddin  - Niye, battı mı?

Writer        - Oh, lütfen kapatalım ama bu bahsi. Şimdi söyleyin bana, the your lider,

                    Amerikalılara karşı en son hangi savaşı kazandı?

Gulbeddin  - Liderimiz mi?

Writer        - Oh, Yeess!

Gulbeddin  - Maalesef, liderimiz savaşımız başladığından beri Amerikalılara karşı tek bir

                    zafer bile kazanamadı Mister Writer.

Writer        - Oh, skandal, skandal! Are you bilmek, ne dediğini?

Gulbeddin  - Evet, bilmek ne dediğimi. Diyorum ki, liderimiz tek bir savaş bile

                    kazanamadı Amerikalılara karşı.

Writer        - But, nasıl olur?

Gulbeddin  - Açıklayayım Mister Writer; şimdi sizin tarihiniz ne yazar? Mesela der ki,

                    Kral 2. Rişar, Prens Wilhelm’i yendi. Nasıl yenmiş ama? Teke tek

                    döğüşmüşler mi? Yoo! Oturup, avratlarının dizi dibinde beklemişler

                    ordularının zafer haberlerini. Sonra, el netice Kral Rişar, Prens Wilhelm’i

                    yendi olur! İşte sizin savaş anlayışınız… Ama, bizde öyle numara yok. Lider

                    de herhangi bir mücahid kadar pay sahibidir zaferden de, yenilgiden de.

Writer        - Neyse, geçelim the order konulara.

Gulbeddin  - (seyirciye döner) Geçelim Writer Efendi, geçelim. Mesela, savaşın sıcağına

                    geçelim. Bir direnişin soylu anlatışına geçelim:

                     “Melekler kardeşlerimizdi/ Az ötemizde Bedir’de savaşan/ Uhud’da gaddar

                    ve loş bir hırsı/ hırpalayan/ kardeşlerimiz vardı/ Biliyorum hallerinden bir

                    haldi yaşadığımız/ Bir kişiydik hepimiz ama/ içimizde bir iman izdihamı/ 

                    Göklerce uğuldayan sevda çağlayanları/ Irak fethedilmemişti ama/ Daha

                    elden de çıkmamıştı/ Ey buzullarda kavrulan bir hüsranın/ kargaları/ Ey

                    hasılasız bir mevsimin zifiri/ rençberler/ Ey hiçbir mağduriyete/ Acımayı

                    öğrenememiş felaket tacirleri/ İşte göğsüm/ işte geçmiş zamanların yarasıyla/

                    cesur bağrım/ işte fakir ve mert soluklarıyla/ onbeş asırlık bir inancın

                    yüreğinden/ süzülen sülün etli ülkem/ İşte Irak/ işte/ İşte Irak. (*)

  

Anlatıcı      - Döndük dolaştık sonunda yine Amerika’ya vardık. Bakalım neler olmuş

                    geçen zaman içinde Washinton’da, Pentagon’da. Aslına bakarsanız, hiç

                    bakmayalım. Adamlar iyice madara oldu zaten. Gelgelelim yazan kadın böyle

                    yazmış elden ne gelir. Amerika’dayız efendim.

 

  1. TABLO

“HÜKÜMETİN BAŞI”

                     (Bush, Rumsfeld ve Franks’ı karşısına almış, ikisi de süklüm püklüm)

Bush          - Kuş beyinliler! Daha doğrusu beyinsizler! Size adam demeye bin şahit ister,

                    yüzbin şahit ister! (ağlamaklı) Rusya’ya karşı rezil rüsva ettiniz beni!

                    Küçücük Rus çocuklarının bile diline sakız olduk be! Dün, dün Rusya

                    televizyonunu seyrettim. Ne diyor biliyor musunuz reklamlarda…

                    Bilmiyorsunuz değil mi? Ben söyleyeyim öyleyse… (taklit yaparak) Önce

                    güneş hava suuuu, sonra bol gıda geliiiir, akşama babacığım unutma bushu

                    getir! Artık, sizi Alaska’ya sürmek bile para etmez. Assak ipe yazık. Kessek

                    bıçağı köreltirsiniz. Öldürmezsek Amerikan bütçesine yüksünüz. Ne yapayım

                    ulan şimdi sizi ha?

Rumsfeld    - Fakat yüce başkanım!

Bush          - (külhanbeyi gibi) Konuşma ulan konuşma! Nasıl konuşabiliyorsun artık,

                    hangi yüzle? Bir buçuk yıl oldu! Dile kolay bu! Bir buçuk yıl içinde cümle

                    aleme rezil olduk. Hani neredeyse, süper güçlülüğümüzden bile şüphe etmeye

                    başladım! (ağlamaklı ve özlemli) Oysa hatırlasanız şanlı yakın tarihimizi!

                   Vietnam’a ölüm makinası  gibi girişimizi, oradaki astığımız astık, kestiğimiz

                    kestik günlerimizi!... (dalar) Hey gidi koca tarih hey! Savaş dediğin o

                    zamanlardı canım, şimdi bir kuru adı kaldı. Şöyle çoluklu çocuklu milleti ipte

                    sallandırmaktan, G-3’lerle ta ta ta! Taramadıktan sonra evleri, içine etmişim

                    böyle savaşın! (tekrar sinirlenir)

Rumsfeld    - Ben de etmişim, anasını bile satmışım yüce başkanım!

Bush          - (hala dalgın) Et, sat, gitsin be! İçine de et, anasını da sa… (birden uyanır) 

                    Neeee! Şimdi de rejimimize mi laf atıyorsun? Zaten, zaten senini tipin yamuk

                    lavuk!.. Sen de kominist tipi var. Baksana şu göbeğe! Seni gidi coşkun ruhlu

                    adam! Seni gidi Brejnev kılıklı!

Rumsfeld    - Ama, efendim. Siz dediniz ki…

Bush          - Başlatma şimdi benim ne dediğimden! Sana ne ulan, ne dersem derim!

                    Utanma da kalmadı artık sizlerde. Ulan seni eskiciye satmaya kalksam, adam

                    üste para ister be! Utanmaz arlanmaz adam. Benden, devletinden

                    utanmıyorsan, şu madalyalarından utan bari. Cikletten mi çıkıyor ulan bunlar

                    ha? Yoksa, milli piyango amortisi mi? Söyle, söyle!... Dur dur, ben ne

                    yapacağımı biliyorum! (madalyaları sökmeye başlar) Bunlar!... Sana!...

                    Yakışmaz!... (durur, gülerek madalyalara bakar) Bana yakışır! (güler, kendine

                    takar).

Rumsfeld    - (ağlar) Fakat yüce başkan!

Bush          - Başlatma şimdi başkanından maşkanından. Bu işin artık başkanı mı kaldı

                    ulan? Sen tut işin suyunu çıkar, sonra geç karşıma, fakat başkan, makat

                    başkan, sakat başkan! Hayvan terli Rumsfeld efendi, yemez köylü artık. Bana

                    yaranmaya çalışacağına adam gibi plan, taktik hazırlasaydın ya! Sakın şimdi

                    tutup bütün planları denedik efendim demeye kalkma, ameliyat ederim seni,

                    Amerika’nın show girlü olarak dolaşırsın ortalıkta! Daha geleli üç gün

                    oldu. Kimden hesap sorsam, hep aynı cevap: bütün planları denedik efendim!

                    Madem denediniz de, niye tutmadı ulan? Ha niye tutmadı? İnsan değil mi

                    ulan bunlar; elbette biri tutmazsa diğeri tutardı. Siz siz.. (sinirden kızarırı)

                    daha savaşı, işgal etmeyi, adam kesmeyi doğru dürüst öğrenememişsiniz ki!..

                    Kaç tane Sam Irak çöllerinde niyazi oldu biliyor musunuz? Bilemezsiniz

                    tabii… Ulan sersem! Madenlerde, fabrikalarda çalıştıracak adam kalmadı

                    neredeyse! Allahtan ihtiyarlar var da idare ediyoruz ekonomiyi, devleti.

Rumsfeld    - Acıyın, acıyın yüce başkan!

Bush          - Sana acımak mı? Bu hazin sözlerin bana sökmez Rumsfeld efendi! Yemezler

                    anam! Yemezler babam! Powel’i, bunak Annan’ı kandırmış olabilirsin ama,

                    benden kaçmaz Rumsfeld! Hani lateşbih bila misal; benim adım şaşmaz

                    Beşir, beşer şaşar, şaşmaz beşir! (alçak sesle) O da ayvayı yedi ya, neyse

                    (tekrar yüksek sesle) Evet, ne diyorduk Rumsfeld efendi! Senin işin bitti!

                    Öldün sen! Yoksun artık!

Rumsfeld    - Ne olur acıyın, acıyın yüce başkan!

Bush          - (Türk filmi taklidi yaparak) Kader utansın, Rumsfeld! Biz nayrı dünyaların

                    insanlarıyız ve sev dedi gözlerim. (birden kendine gelir) Beh, öhüm öhüm…

                    neler saçmalattırıyorsun bana böyle… tut akıl bırakmadın ya! Evet ne

                    diyordum, senini işin bitti Rumsfeld! (Franks’s bakar) Tabii, bu salak

                    yardımcının da! İkinizde bittiniz, öldünüz, kayıtlardan silindiniz siz!

                    Yoksunuz artık! Irak, beni yedi bitirdi. Ben de sizi yiyeceğim ulan! (koşarak

                    saldırır) Verin verin lavuklar, bu madalyalar size yakışmaz (söker) bana

                    yakışır! (kapıya yaklaşır) Bittiniz siz, öldünüz artık! (çıkar, Rumsfeld ve

                    Franks bir an sessiz kalırlar, sonra Rumsfeld birden dikleşip Franks’a ölüm

                    gibi bakmaya başlar. Franks ufak adımlarla uzaklaşmaya başlar, Rumsfeld bir

                    nara atar)

Rumsfeld    - Aaaaaa… Aaaaaa! Seferim var! (bir an durur, manidar bir sesle) Sen öldün,

                    bittin Franks! Yedin beni, her şeyimi bitirdin; ben de seni yiyeceğim ama! Bu

                    odadan artık ancak cenazen çıkar kuş beyinli Franks!

Franks       - (konuşur fakat sesi çıkmaz) Ama, ama ben…

Rumsfeld    - Aaaaaa! (koşar saldırır, masanın etrafında dönmeye başlarlar)

Franks       - Acıyın, acıyın bana! (bir iki madalya koparır) Alın. Alın size madalya

                    vereyim.

Rumsfeld    - İstemez.

Franks       - Hepsini vereyim!

Rumsfeld    - Hastir lan, çocuk mu kandırıyorsun? İş madalyayla bitecekse gider

                    Mahmutpaşa’dan kiloyla alırım bee!

Franks       - Ne istiyorsun öyleyse?

Rumsfeld    - (sinsice gülümser) Canını Franks, canını! (saldırır, masanın etrafında

                    dönmeye başlarlar)

Franks       - Durun, durun efendim. Bir planım var!

Rumsfeld    - Plan mı? Senin mi planın var?

Franks       - Evet efendim!

Rumsfeld    - Demek bir planın var ha! (güler) Ölmek üzere olduğun şu tenha vakitte bile

                    espri yapmaktan geri durmuyorsun. Yalnız, bu senin gitgide Ruslaşmakta

                    olduğunun açık bir delili!... Artık katledilmen bir boyun borcu oldu niteliksiz

                    feodal!.

Franks       - Fakat, bu sefer ki müthiş bir plan. İnanın Amerika’nın Küba’yı işgalinden

                    beri böylesine hunhar ve soğanlı bir plan görülmedi.

Rumsfeld    - Doğrusunu istersen, merak etmiyor değilim planını… Ama, benim planım

                    kadar muhteşem olduğunu hiç zannetmiyorum.

Franks       - Sizin de mi bir planınız var efendim?

Rumsfeld    - Ne sandın ya salak!

Franks       - Fakat, bu çok tarihi bir an. İlk kez bir Amerikan Generali bir plan

                    hazırlıyor… Ve işte gözlerim yaşarıyor… Ey tarih! Şahit ol. Şahit ol ki, şu 

                    muhteşem anın idrakı benim gibi bir adamın önünde cereyan ediyor.

Rumsfeld    - Kes bağlamayı, dramatik feodal!

Franks       - Ah efendim, bu müstesna anı madem ki idrak ediyorum; lütfen bana

                    planınızdan bahsedin ki,biraz daha idrak edebileyim.

Rumsfeld    - Pekala Franks! Sana planımı anlatacağım… Anlatacağım çünkü, bu plan

                    hattızatında tamamıyla sana ilişkin.

Franks       - Bana ha!

Rumsfeld    - Evet Franks!

Franks       - Lütfen, hislerimi daha fazla coşturmadan anlatınız planınızı.

Rumsfeld    - Şimdi Franks, diyorum ki, önce şöyle NewYork  Antikacılar Çarşısına doğru

                    bir uzanayım.

Franks       - Evet efendim.

Rumsfeld    - Sonra çarşının şişçiler kısmına gideyim…

Franks       - Gidin efendim!

Rumsfeld    - Orada bizim Yorgi’nin dükkanı vardı hatırladın mı?

Franks       - Yorgi… Yorgi… Çıkaramadım yahu!..

Rumsfeld    - Canım, bizim Ayı Yorgi. Atinalı.

Franks       - Ha, şimdi hatırladım.

Rumsfeld    - Hah! Sonracığıma Yorgi’den bir şiş rica edeyim… Antika bir şiş ama…

Franks       - Şöyle oymalı bir şey olsun efendim.

Rumsfeld    - Ney oymalı olsun?

Franks       - Şiş efendim, şiş oymalı olsun. Tarihi bir şey yani.

Rumsfeld    - Tarihi olsun ama, oymalı olmasın.

Franks       - Niye efendim?

Rumsfeld    - Oymalı acıtır!

Franks       - Acıtır mı?

Rumsfeld    - Şimdilik orasını karıştırma! Ama, madem canın oymalı çekti, seni kıracak

                    değilim ya,  benim sevgili Franks’ım… Oymalısından alırım senin için.

                    Oymalı bir şiş… Fakat asıl önemli sorun, şişin uzunluğu Franks!

Franks       - Uzunluğu mu?

Rumsfeld    - Evet, uzunluğu.

Franks       - Aman efendim, nasıl bir şiş böyle. Yani, boyu benim kadar olacak değil ya!

Rumsfeld    - Tam üstüne bastın Franks! Boyu tam senin kadar olacak… Bir dakika

                    lütfen… (cebinden mezura çıkarır, ölçer) Evet, bir seksen dört. (yazar)

Franks       - Efendim kusura bakmayın ama, bir şey soracağım? Siz bu şişi nerede

                    kullanmayı düşünüyorsunuz?

Rumsfeld    - Dur Franks, daha o konuya gelmedik. Henüz uzunluğunu, boyunu hallettik.

                    İşlevi sonra!

Franks       - Evet, oymalı ve bir seksen dört boyunda.

Rumsfeld    - Ya kalınlığı sevgili Franks?

Franks       - (birden) Almışken kalın olsun…

Rumsfeld    - Olsun. Çok kalın olsun. Hatta kapkalın olsun!

Franks       - Yok yok, öyle kalın olmasın… Çünkü,  bu plan yanık kokmaya başladı…

                    Benim canibime doğru…

Rumsfeld    - Ahh, sevgili Franks, beni üzüyorsun ama! Şimdi, sıkı dur! Planın sonuna

                    geliyoruz… sonuna ve senin görevine.

Franks       - Ben de onu bekliyordum efendim. Şu şiş işi bayağı midemi bulandırdı çünkü.

Rumsfeld    - Şimdi, sevgili Franks; ben Ayı Yorgi’den bir seksen dört boyunda oymalı ve

                    kalın şiş getirinceye kadar, sen bir güzel yağlanacaksın…

Franks       - Yağlanacak mıyım? Kusura bakmayın ama efendim, bu planı size

                    Mozambikli kirveniz tavsiye etti galiba! Çok iptidai bir plan bu. Nasıl

                    yağlanacağım efendim?

Rumsfeld    - Çok basit Franks! Hani, geçenlerde ajanımız Michael Night tanıtıcı bir video

                    bant göndermişti ya bize!

Franks       - Yahu Generalim, bir de Michael’i karıştırmayalım işin içine. Zaten yeteri

                    kadar dallanıp budaklandı, oymalandı. Ne bileyim, vahim bir durum arz

                    etmeye başladı.

Rumsfeld    - Sakin ol Franks, sakin ol! Bana güven. Evet, ne diyordum, ha bantdan

                    bahsediyordum. İşte o bantta bir bölüm vardı hani, adamlar yağlanıp

                    saldırıyordu birbirine. Güya güreşiyorlarmış hani?

Franks       - Haa hatırladım, kırkbir dere müsabakaları…

Rumsfeld    - Evet Franks, aferin! İşte o kırkbir dere müsabakalarındaki adamlar gibi

                    yağlanacak ve beni bekleyeceksin.

Franks       - (korkar) Anneeeeeee….

Rumsfeld    - (korkunç bir zevk içinde) Sonra ben, Yorgi’den aldığım oymalı şişle

                    döneceğim buraya.

Franks       - Eeeee?

Rumsfeld    - Sonrası şu! Seni o şişe takıp kızartacağım dostum Franks, kızartacaaaağımm!

                    Aaaaaa! (saldırır)

Anlatıcı      - Bir gazeteci Irak çöllerinde bir çocuğun başını okşamış; istemiş ki çocuk

                    mutlu olsun. Demiş ona: “- sen dünyanın en iyi çocuğusun.” Çocuğun gözleri

                    dolu dolu demiş ona, “- bizim iyilerimiz şehit oldu.” Bu imanla ölmek, bir

                    ziyafet gibi gelir şimdi onlara. Velev, kara bir zindanda işkencenin binbir

                    türlüsüne karşı dayanmanın üst sınırında açarak bağırlarını, yazan yeryüzünde

                    insanca yaşamanın kitabını. Burada kelimelerimiz bitmiştir sanki ve

                    konuşmak yasaktır. Bir zindandayız. Bağdat’ın arka mahallelerinden birinde,

                    yerin yedi kat altında rahat döşeklerde gözyaşı dökmeyi kendimize saklayıp,

                    gelin dört duvar taş odalara. Bizim için atılan sayhalara gelin; gelin gidelim,

                    elektriğe verilen uzuvlara dağlanan bedenlere gidelim ve öpelim

                    ayaklarından. Yalnız susun. Konuşmak yasaktır.

 

                    Orada

                    Bir Irak diyarında

                    Bir Irak kuşu

                    Bir tirad okudu

                    Dünya durdu!

 

                   “Bu zulüm yerde kalmaz / Yemin olsun ki asra. / Önce mevtül insanlık / Sonra  

                   harabül Basra / Ben Basra’dan Ömer / Belki haberin yoktur diye yazıyorum

                   Franks / Önce demokrasi yağdı göklerden / Sonra özgürlük geçti üstümüzden

                   Palet… palet…/ Ve insan hakları namlularından / Yüzü maskeli adamların /

                   Saniyede bilmem kaç bin adet / Demokrasi bizim eve de isabet etti / Bir gün

                   sonra anladım ayaklarımın koptuğunu / Babamın vücudunda / Tam on sekiz

                   adet / İnsan hakları saymışlar / Annem zaten yoktu / Ben doğarken / İlaç

                   yokluğundan ölmüş / Ambargo falan dediler ya / Anlamadım / Çocuk aklı işte/

                   Sen / Daha iyi bilirsin…/ Sizde de barış böyle midir Franks / İnsan hakları

                  çocukları yetim / Ve ayaksız bırakır mı orda da / Ya demokrasi / Güpegündüz

                  pazara düşer mi / Ve zenginlik / İnsanları korkudan uykusuz bırakır mı / Ve

                  kuşlar gökyüzünü terk eder mi orda da…/ Babamla söylediğim son dua

                  dilimde / Ayaklarım hastanede / Ve giymeye kıyamadığım ayakkabılar /

                  Elimde kaldı… / Çocuğun var mı Franks / Al… çocuğuna götür onları / Bir işe

                  Yarasın / Kim bilir baktıkça/ Belki beni hatırlarsın/ Bu nasıl demokrasi/

                  Düştüğü yeri yaktı / Merhamet hür dünyaya / Bu kadar mı Iraktı

                               PERDE

 Münevver DÜVER

Eylül – Ekim 2004

 

 NOT:BU OYUNUN GERÇEKLE HİÇ BİR ALAKASI YOKTUR, TAMAMEN HAYAL ÜRÜNÜDÜR.